Şu anda televizyonda Oray Eğin‘in yeni başladığı talk show programı var. Bilemiyorum kaçıncı program ama kendisi bu işte bir hayli başarısız.

Oray Eğin

Önceleri entel, bilgili, sosyetik, mantıklı imajı çizip, imajının tam tersi yönünde insanlara laf sokmaya çalışarak bir insandı kendisi. Popüler olma sebebi de tam olarak buydu aslında. Biz Türk milleti olarak çok seviyoruz sanki böyle bağıra çağıra konuşan insanları ki bir Armağan Çağlayan belası var bu medyada bir de Oray Eğin. Daha bu ikisine yetişebilmiş ve onlar kadar popüler olabilmiş kimse yok, o yüzden sürekli pohpohlanan insanlar bunlar. Biri popstar furyasında yarışmacı adayları iğneleyerek ön plana çıktı, diğeri ünlüler hakkında yorum yapıp, Amerika hayranlığını anlatarak. Armağan Çağlayan Star TV’de battı talk showuyla, aynı denizde Oray Eğin’in de boğulmasını bekliyorum. Mecazi değil aslında, bu iki isim üzerinden diğer anlamsız-gereksiz insanları da derinliklerde görsek ne güzel olur.

Oray Eğin’e çok değinmek istemiyorum aslında ama kendisi bu sezon içinde talk show yapmaya kalkıp batan tek insan olduğu için güncelliğinden yararlanmak zorundayım. Kendisi batıyor, çünkü Türkiye’de Amerikan formatının uyarlama halleriyle çıkan şovlardan birini, yani yıllardır David Letterman‘ın, Jay Leno‘nun, Conan O’Brien‘ın, Jimmy Fallon‘ın falan sunduğu türlü türlü programın dayandığı tek noktadan hareketle yapılan bir programı idare etmeye çalışıyor. Konsept yıllardır aynı, sadece şovmenin eklediği atraksiyonlarla kişiselleştiriliyor. Temel olarak 2 koltuk bir masa koyuyorsunuz, ünlü konukları çağırıyorsunuz, kıvrak zekanız sayesinde komik olup insanları eğlendiriyorsunuz olup bitiyor. Bu programlarda dekor önemli değil ki bir çoğunda bir şehrin gece, durağan görüntüsünün arka planda olması gayet güzel bir örnek. Sunucunun yakışıklı olmasına gerek yok, çünkü göründüğü gibi ne Jay Leno, ne Conan O’Brien falan yakışıklı adamlar. Yani diğer programların aksine görselliği bir kenara atıyoruz. Diğeri ünlü konukları çağırmak ve onlar hakkında ufak bir araştırma yapmak. Bu da Türkiye şartlarında Ekşi Sözlük’ü açıp 5-30 dakikalık bir okuma anlamına geliyor amatör bir şovmen için. Hadi Google, Ekşi Sözlük falan dedik bu aşamanın da kolayını bulduk, en temel ve tek bir noktaya geliyoruz: konseptin Türkiye’de çoğunlukla tutmamasının tek nedeni olan sunucu faktörü. Yine en güncelinden örnek vermek gerekirse, Oray Eğin’in espri anlayışının ne kadar kötü olduğunu içinde zeka kırıntısı bulundurmayan esprilerinden anlayabiliyoruz. Unutmadan bir de program orkestrası konusu var. Orkestra demek yanlış aslında, her ne kadar öyle deniliyor olsa da programda çalan müzik grupları. Kendileri tek bir komutla çalışıyor: “Kim ne derse desin, sözleri bitince abanın gitara!”. Zaten konuşma bazlı bir programda araya giren seslerden nefret ediyorken, kötü bir versiyonunu daha önce Kanaltürk’te yayınlanan Berrin’le Gecenin Rengi‘nde görmüştüm; izleyici olarak televizyon başında konuşmaları duymuyordum. Hepsi programda çıkan dandik grubun yüzündendi. Tabi bir de canlı yayın ses ekibinin katkıları var. Bu akşam bu durum bir adım daha ileri gitti. Oray Eğin’in programında, ki adına bakmış değilim, grubun aptal saptal çıkışları bırakın izleyiciye giden sesin sapıtmasını, stüdyoda kaosa neden oluyor. Aynı üçlü koltukta oturan üç konuk birbirlerinin konuşmalarını duyamayabiliyorlar. Gittikçe program kalitesi düşüyor.

Armağan Çağlayan

Armağan Çağlayan diye başlayıp bahsetmeden olmaz tabi. Kendi internet sitesinde  ”2006 yılı yaz döneminde Star Tv ekranlarında başlayan programı “Son Ütücü” ile belki de kimsenin inanamayacağı kadar büyük bir başarıya imza attı ve adı kısa sürede en iyi talk-showcular ile birlikte anılmaya başlandı.” yazmakta. Biyografisinden alınmış bu cümle bile kendisinin ne kadar hayal dünyasında yaşadığına kanıt niteliği taşıyor. Bir süredir “İletişimde Yaratıcılık Dersi” veriyormuş. Hemen okulu ve fakülteyi de söyleyeyim hatta, İstanbul Kültür Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi (tabi ki bir Bilkent, bir Hacettepe değil). Aslında bu kadar konuşmadan sonra sanırım kendisi hakkında görüşlerimi tek cümleyle özetleyebilirim. Kendini yaratıcı görüp, iletişimde yaratıcılık dersi veren bir insanın, yine yaratıcılık maddesi üzerinde durarak yaptığı programın üzerine dersler verdiği medyada tutmaması ne büyük bir ironidir ve Armağan Çağlayan bütün faktörleri bir araya getirip farkında olmadan bu ironinin mucidi olmuştur.

Kendilerine göndermek istediğim demotivational poster...

Diğer taraftan artık internet tv ya da Youtube’da channel sahibi olanların bile becerebildiği klasik talk show formatını Türkiye’de tek uygulayabilen ve yıllar sonra bile olsa hala seyredilen birisi var: Beyaz. Klasik konsept üzerinden masası, sandalyesiyle bile eskiye bağlı kalınmış stüdyosuyla ve konuklar üzerinden dönen geyiklerle yıllardır izleniyor Beyaz. Bundaki başarısının sırrı hem hedef kitlesinin belli olması, hem imajının yıllardır sağlam olması, hem de konuklarına yönelik araştırmasını yapıp, kıvrak zekasıyla nüktedan bir hava yakalayabilmesi. Yukarıda saydığım her maddeyi incelemeden, dediğim gibi olayın sadece sunucuda bittiğini düşünürsek, Beyaz’ın yıllardır süregelen imajından başlamamız gerekir. Masasından kalkıp kameraya yaklaştığında bile ceketinin düğmelerini ilikleyen, sürekli saygıda kusur etmeyen ve annesine verdiği değerle anılan bir adam Beyaz. Hani derler ya içimizden biri diye, büyüklerine karşı saygılı ama aklında ne tilkiler gezen insan modeli, medyada birini bu şekilde tanımlayacak olsam sanırım o adam Beyaz olurdu.

İşte bu noktada, Beyaz hakkında yazdıklarımı okudum acaba hata var mı diye. Okan Bayülgen gibi araya girmek istedim bir an. Ne gerek var da ben Beyaz’ı anlatıyorum ki size. Başarısı, karizması belli adam. Diğerleriyle karşılaştırmaya değmez bile.

Neyse talk showlar hakkında yazı yazayım derken, Beyaz’a güzelleme yapmış oldum azcık. Televizyonun çöplük hale gelmesinde etkileri olduğu için diğerlerine pek bir karşı olduğumdan bu durum normal.Bir de Okan Bayülgen ve Disko Kralı var ki, o ayrı bir yazının konusu (yanlış anlaşılmasın, Okan Bayülgen de kaliteli iş yapar manasında).

PS: Oray Eğin’in programının adı Ya Şimdi Ya Hiç‘miş. Mümkünse hiç olsun.

30 Ekim’de Geneva’da yapılan “The Strategic Advisory Group of Experts” in toplantısının sonucunda alınan kararlar ve öneriler Dünya Sağlık Örgütü tarafından açıklanmıştır.

Belli başlı kısımları aktarmak istiyorum…

Tek Doz Öneriliyor

SAGE 10 yaş ve üstüne tek doz aşı önermektedir. 10 yaş altı ve 6 ay üstü çocuklarda yeteri kadar veri olmadığı için doz çalışmaları devam etmektedir.

Aşı Yönetimi

Aşıların aynı zamanlı yapılmasında (örneğin mevsimsel grip ve domuz gribi) herhangi bir yan etki yaptığını kanıtlayan bir etki görülmemiştir. Fakat CDC eş zamanlı yaptırılmamasını önermektedir.

Aşı Güvenliği

Yapılan ilk çalışmalarda, salgın aşılarını olan kişilerde, anormal bir etki görülmemiştir. Görülen bazı yan etkiler, mükemmel güvenlik profiline sahip diğer aşılardan farksızdır. Aşı üzerine yapılan çalışmalar devam etmekte ve aşıya olan güven tazelenmektedir.

 

Konu DSÖ nün web sitesinden çevirilmiştir. http://www.who.int/csr/disease/swineflu/notes/briefing_20091030/en/index.html

Domuz gribi nedir?
Domuz gribi, A (H1N1) tipi virüsten kaynaklanan, insanlarda hastalığa yol açan viral bir hastalıktır. Hastalık ilk kez Meksika ve ABD’de görülmüş ve daha sonra birçok ülkeye yayılmıştır.

Bu yeni H1N1 virüsü neden” domuz gribi olarak adlandırılmaktadır?
Bu virüse “ domuz gribi” denmesinin sebebi, domuzlar arasında görülen grip virüslerine çok benzediğinin gösterilmiş olmasıdır. Bu yeni virüs insan, domuz ve kuş virüslerinin bir karışımıdır.

Domuz gribi (A/H1N1) virüsü bulaşıcı mıdır?
Domuz gribi A(H1N1) virüsü bulaşıcıdır ve insandan insana geçmektedir.

Domuz gribinin (A/H1N1) belirtileri nelerdir?
Domuz gribinin belirtileri, insanlarda görülen grip belirtilerine benzerdir. Bunlar:

  • Ateş,
  • Öksürük,
  • Boğaz ağrısı,
  • Yaygın vücut ağrısı,
  • Baş ağrısı,
  • Üşüme ve Yorgunluk

gibi belirtileri içermektedir. Bazı vakalarda kusma ve ishal de görülebilmektedir.

Domuz gribi (A/H1N1) nasıl bulaşmaktadır?
Domuz gribinin de yine mevsimsel griple aynı şekilde yayıldığı düşünülmektedir. Grip virüsleri insandan insana öksürük ve hapşırma yoluyla bulaşmaktadır. Grip virüsü bulaşan bir yere dokunulduktan sonra, eller ağız ya da buruna götürüldüğünde de hastalık bulaşabilir.

Sulardan domuz gribi (A/H1N1) virüsü bulaşabilir mi?
İçme, kullanma ve havuz sularıyla bulaşma gösterilmemiştir.

Domuz gribini tedavi eden ilaçlar var mıdır?
Evet. Domuz gribinin tedavisi veya bu hastalıktan korunmak için doktor kontrolünde kullanılabilecek ilaçlar mevcuttur. Bu ilaçlar doktor tarafından önerilmedikçe, reçetesiz olarak kesinlikle kullanılmamalıdır.

Hastalığa yakalanan kişiler ne kadar süreyle bulaştırıcıdır?
Kişiler, belirtilerin başlamasından bir gün öncesi ve 7 gün sonrasına kadar bulaştırıcıdırlar.

Daha çok hangi yüzeyler bulaşma kaynağıdır?
Öksürük ve hapşırma yoluyla, hasta kişinin tükürük zerrecikleri havaya yayılarak sandalye, masa gibi yüzeylere bulaşabilir. Kişi virüsün bulaştığı bir yere dokunduktan sonra ellerini ağzına, gözlerine veya burnuna sürerse virüs bulaşabilir. Bu yüzeylerde virüsün ne kadar süreyle canlı kalabileceğini etkileyen ısı, nem oranı, yüzey niteliği gibi pek çok faktör söz konusudur. Hasta kişinin temasının olduğu bu yüzeylere dokunulmamalı, herhangi bir sebeple dokunulduysa eller yıkanmalıdır.

Ev ve eşyaların temizliğinde nelere dikkat etmek gerekir?
Grip virüsünün yayılmasını önlemek için, yüzeylerin (masalar, kapı kolları, banyo yüzeyleri, mutfak tezgahı, oyuncaklar vb) günlük temizlikte kullanılan deterjanlarla temizlenmesi yeterlidir. Günlük kullandığımız temizlik maddeleri dışında klor, hidrojen peroksit, iyotlu antiseptikler ve alkol gibi bazı kimyasal maddeler de etkilidir.
Hastalara ait çarşaf, çamaşır, havlu ve kap kacağın ayrı olarak yıkanmasına gerek yoktur. Ancak, bu eşyalar yıkanmadan başkası tarafından kullanılmamalıdır. Bu çarşaflar mümkün olduğunca elle temas edilmeden taşınmalı ve yıkanmalıdır. Hastanın çarşafları, çamaşırları değiştirildikten sonra eller mutlaka sabunlu suyla yıkanmalıdır. Hastaya ait kap kacak ya bulaşık makinesinde ya da elde deterjan kullanılarak yıkanmalıdır.

Domuz gribinden kendimi nasıl koruyabilirim?
Domuz gribinden korunmak için aşı yaptırılmalıdır.
Aşağıdaki önlemleri alarak sadece gripten değil; grip gibi solunum yoluyla bulaşan tüm hastalıklardan kendinizi koruyabilirsiniz:

  • Öksürme ve hapşırma sırasında ağzınızı ve burnunuzu bir mendil ile kapatınız. Mendilinizi kullandıktan sonra çöp sepetine atınız.
  • Öksürdükten ve hapşırdıktan sonra ellerinizi bol sabun ve suyla yıkayınız. Alkol içeren el yıkama antiseptikleri de etkilidir.
  • Kirli ellerinizle gözlerinize, burnunuza ve ağzınıza dokunmayınız.
  • Domuz gribine yakalanırsanız, belirtilerin başlamasından 7 gün sonrasına ya da belirtilerinizin tamamen geçmesinden bir gün sonrasına kadar evde istirahat ediniz.
  • Hastalığın bulaşmaması için çevrenizdeki kişilerden uzak durunuz.
  • Bulunduğunuz mekanı sık sık havalandırınız.

ÖNEMLİ: Solunum ve damlacık yoluyla bulaştığı için, maske kullanımı, hem bulaşı, hem de bulaştırmayı minimum düzeye indirir. Kapalı ortamlarda (otobüs, dolmuş, uçak) kullanılması gribin yayılmasını önemli düzeyde azaltacaktır.

Hastalıktan korunmak için ellerimi nasıl yıkamalıyım?
Ellerinizi 15-20 saniye süreyle su ve sabunla yıkamalısınız. Su ve sabuna ulaşamadığınız yerlerde alkol içeren el antiseptikleri kullanabilirsiniz.

Hastalanırsam ne yapmalıyım?
Domuz gribi şüpheli bir kişi ile temastan sonraki 7 gün içinde kendinizde yukarıda sıralanan hastalık belirtileri olduğunu hissederseniz hemen bir doktora başvurmalısınız. Doktorunuz herhangi bir teste ya da tedaviye ihtiyacınızın olup olmadığına karar verecektir.
Eğer hastalandıysanız veya hastalık belirtilerini gösteriyorsanız evde istirahat ediniz ve çevrenizdeki kişilerden de onlara bulaştırmamak için uzak durunuz.

Erişkinlerde acil müdahale gerektiren belirtiler nelerdir?

  • Zor nefes almak veya nefes darlığı
  • Bilinç bulanıklığı
  • Sık ve uzun süreli kusma

Çocuklardaki acil müdahale gerektiren belirtiler nelerdir?

  • Hızlı veya zor nefes alma
  • Vücutta solgunluk ya da morarma
  • Beslenememe
  • Uyarılara cevapta azalma ve uykuya meyil
  • Huzursuzluk
  • Ateşle beraber döküntü görülmesi

26.10.2009 tarihinde, öğrencilere silah zoru ile karşı gelen polisleri ve buna izin veren Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğünü esefle kınıyorum. Kitaplara karşı silahların, biber gazının kullanıldığı bir bilim yuvasında özgürlüğün ne derece olduğunu varın siz düşünün. Unutulmamalıdırki üniversiteler, polisin değil öğrencilerindir. Kampüs içerisinde yapılan bir organizasyonu bozmaya ne özel güvenlik birimlerinin ne de polisin gücü yeter. Zira olaylar Rektörlüğün anlaşmalı olduğu özel güvenlik birimlerinin kaba kuvvet kullanmasıyla başlamıştır.

“Özel güvenlik birimlerinin TKP’li öğrencilerin masasına saldırması üzerine TKP’li öğrenciler saldırıya direndiler. Bu sırada kampüsteki diğer güçler de ÖGB’lerin saldırısına birlikte karşı koydular. Bir ÖGB’nin arbede sırasında yaralandığı kaydedildi.

Saldırının ardından çok sayıda öğrenci, buradaki masa ve standlara sahip çıkmak ve desteklemek amaçlı standların bulunduğu alanda beklemeye başladı. Çevik Kuvvet ekiplerine haber veren ÖGB’nin polisle birlikte yeniden saldırdı. Öğrencilerin bir kısmı polis teröründen korunmak için kütüphaneye sığındı. Fakat çevik kuvvet polisleri üniversite kütüphanesini basarak onlarca öğrenciyi gözaltına aldı.

Halen 50′den fazla öğrencinin gözaltında olduğu öğrenildi. Öğrencilerin güvenlik görevlisi yaralamaktan gözaltında tutulduğu ve mahkemeye çıkarılacağı bilgisi verildi.”

kaynak: soL – Ankara


Televizyon kanalları büyük bütçeli çöplüklere dönmeye devam ederken, genç nesil gitgide televizyon kültüründen uzaklaşıyor. Çok değil, bundan 10 yıl önce geç yatıp televizyon seyretmek için elinden geleni yapan insanlık şimdilerde aynı atraksiyonu daha rahatça internette yapıyor. Kanal yöneticileri internetin televizyonun yerini almaya başladığının farkındalar fakat ellerinden pek bir şey gelmiyor. Çünkü gün geçtikçe bilgilenen, güçlenen, eğitim düzeyi artan toplumu yeni bir içerik sunmadan televizyon başında tutmak zor. Yeni konseptlerin başarılı olacaklarına dair garanti olmadığından ve yaratıcılık eksiğinden dolayı televizyon yapımcıları temcit pilavı misali aynı konsepti evirip çevirip önümüze sunuyorlar. Bir tutan program bir daha çekilip tekrar yayınlanıyor ya da dizilerin hikayeleri ufak değikliklerle bize ulaşıyor. Reklam gelirinin en büyük kaynak olduğunu düşünürsek de tv başındaki izleyicinin ne kadar uzun süre bir kanalda kalması gerektiğinin önemini öğrenmiş oluyoruz. İşte bu yüzden eskisi kadar ilgiyle takip edilmeyen Yemekteyiz, Var Mısın Yok Musun? gibi programlar ya da özellikle isim vermeme gerek bırakmayan uydu ya da özel platform kanal dizileri hariç bütün diziler saatlere yayılıyor. Dünya 22-45 dakikalık dizileri izlerken biz 90 dakikalık dizilerle uğraşıyoruz.

Kısa bir örnek yazmam gerekirse, Türk televizyonlarının en çok izlenen dizilerinden biri olan Kurtlar Vadisi’nde bir zaman olan dizi/reklam dakikaları kıyaslandığında yaklaşık olarak 1 dizi yayın süresi kadar ve ya daha fazla reklam olduğu ortaya çıkıyordu (takip etmediğim için bir şey diyemeyeceğim).Böyle bir durumda zaten çok da piyasası olmayan televizyon piyasasının tutan programları sürekli yayınlamasının nedeni ortaya çıkıyor.

Bir diğer konu dünya televizyonlarından farklı işleyen anlaşmalar.Dünya üzerinde, özellikle en iyi dizi sektörüne sahip (kişisel bir görüştür tabi) Amerika’da, önce dizilerin bir pilot bölümleri çekilir. Yayınlanır ya da sit-com gibi yapay bir konsepte sahipse stüdyo içerisinde çekilirken seyircinin izlemesi sağlanır. Alınan tepkilere göre dizi için sezonluk ya da mini-dizi ise bölüm sayısı kadar anlaşma yapılır. Tabi yapımcılar projeyi kanala götürürken hep en iyiyi umup, en iyi işi çıkarmaya çalışırlar. Bu yüzdendir ki mesela Lost’un pilot bölümü için 14 milyon dolar gibi bir para harcanmıştır. Daha orjinal senaryolar ya da yeni konseptler sunmaya çalışırken, bir taraftan da teknolojik alanda ilerlemek gerektiğin farkındalar adamlar. O yüzden hata payını sıfıra indirmek için elde ne imkan varsa harcanıyor.

Türkiye’de iş biraz daha farklı işliyor. Biraz demek saçma hatta, tamamiyle farklı işliyor. Öncelikle bizim televizyon sektörümüzde özellikle 3-5 tane adamın lafı geçiyor, çıkardıkları projeler neredeyse her zaman kabul ediliyor. Örnek olarak Birol Güven’in zamanında yazdığı Çocuklar Duymasın’ı göstermek istiyorum. Konsept yeterince kötü ve espri seviyesi ortalama sit-comlardan düşük olmasına rağmen 3 farklı kanalda devam eden ve aynı anda bu 3 kanalın yayın akışını kapatan bu dizi daha sonra Birol Güven’in adeta bir senaryo ustası gibi görülmesine yol açtı. Hangi kanal olursa olsun, sektörle ilgili konuşulacak konu ne olursa olsun Birol Bey hep çağrıldı. Sulhi Dölek ve Safa Önal gibi daha profesyonel, bilgili ve usta yazarlar varken Birol Bey sürekli abartıldı. Aynı dönemde TMC şirketinin dizileri vardı piyasada. Aliye, Zerda gibi genelde bağımsız kadın temalı diziler ve arkasından gelen Bir İstanbul Masalı, Binbir Gece falan. Tutulan işlerin arkası bir grup senarist için gayet iyiydi. Tıpkı Birol Güven gibi onlar da bir süre bu işin sefasını yaşadılar. Gerçi onların patlamaları garip bir şekilde Asmalı Konak’la da bağlanıyordu. Aynı izleyici kitlesinin takip ettiği diziler Birol Güven’in Ayrılsak da Beraberiz gibi kaliteli bir işiyle yükselmesinden farklı olarak bu senaristlere daha az emek harcattı. Mesela şu ara dönen kitap uyarlamaları da aslında geç kalınmış ama geç kalınmasına rağmen suyu çıkartılmış bir durum. Yıllardır kitap uyarlaması çekiliyor televizyon için ama bu kadar patladığı bir dönem hiç olmamıştı. Tabi bu patlama hikayalerin sakız gibi uzamasına ve orjinalitesinin kaybolmasına neden oluyor. Köklerinden koparılmış eserlerin dizileri bırakın hikayeyi ve seyirciyi memnun etmeyi, yazar ustalarına saygıda kusur ediyor (en son birisi Halit Ziya Uşaklıgil’e Aşk-ı Memnu dizisine katkısından dolayı teşekkür ettiğini beyan etmişti ama kimdir hatırlamıyorum). Hemen 3-5 örnek saymak gerekirse, herkesin bildiği gibi baştan güzel başlayıp saçma noktalara giden (bu da kişisel bir görüştür tabi) Yaprak Dökümü, Hanımın Çiftliği, genelde sevişme sahneleriyle adı geçen ve berbat başrol oyuncularına sahip Aşk-ı Memnu (Beren Saat (Bihter) ve Kıvanç Tatlıtuğ’dan (Bihter) bahsediyorum, Selçuk Yöntem için kötü oyuncu demek haddime değil) ve yabancı bir kitap uyarlaması olarak, Monte Kristo Kontu’ndan esinlenilmiş olan Ezel bunlardan bir kaçı. Ben aralarında bir tek Ezel’i takip ediyorum arada. Nedeni ise daha sürükleyici olması, diğer dizilerde bakışla, cep telefonu konuşmasıyla geçirilen zaman yerine tamamiyle hikayenin içini doldurma yöntemine gidilmiş olması, Tuncel Kurtiz, Kenan İmirzalioğlu ve arada göründüğü kadarıyla Salih Kalyon’un harika oyunculukları vs. (burada bir durup Kıvanç Tatlıtuğ ile Kenan İmirzalioğlu’nu karşılaştıranlar illa ki vardır ama ne kadar gereksiz olduğunu anlatmaya gerek yok sanırım). Son olarak yabancı dizilerin uyarlamalarından bahsetmek istiyorum. Bir tanesi Dawson’s Creek uyarlaması başlayıp, Yalan Rüzgarı’na dönmüş (bu arada Yalan Rüzgarı en son 9270. bölüme ulaşmış) Kavak Yelleri… Yalan Rüzgarı’na dönüşme sebebi de bütün karakterlerin gerizekalı özellikleri göstermeleri. 20 yaşında olup başına türlü bela gelmiş adamın gidip tefecilerden 50 bin TL kadar para alması, aynı yaştaki hanım kızımızın önemli bir miktar parayı iş vaadiyle gelen adama verip dolandırılması, hanım kızımızın kocasının başka bi şekilde gelen yine önemli bir miktar parayı bankaya yatırmayıp poker de kaybetmesi ve bomba olarak dolandırıcı tipin elemanları dolandırıp kaçamadan yakalanması sonucu paralarını geri getirme sözü vermesi… Bunlar sadece son 2-3 bölümden çıkan 2 cümlelik izlenimler. Daha detaya inseydim bu yazının tamamını Kavak Yelleri’ne ayırmak zorunda kalırdım. Yabancı dizi uyarlaması olarak aklıma şu anda Kahve Bahane ve 1 Kadın 1 Erkek geliyor (sanıyorum Açık Mutfak da bir uyarlama ama emin olamadım şimdi). Türkmax’ta yayınlanan yaklaşık 20 dakikalık diziler bunlar. Tabi reyting kaygısı olmayan dijital platform kanalında yayınlanan diziler oldukları için 20 dakika ya da 45 dakika çok önemli değil kanal sahipleri için. Çünkü amaç ne seyirciyi mümkün olduğunca televizyon başında tutmak, ne de yayın akışı doldurmak. Bu yüzden de çok iyi iş çıkarıyorlar. Bu programlardan özellikle 1 Kadın 1 Erkek Facebook kullanıyorsanız illa bir kez önünüze gelmiştir. Ayrıca Facebook gruplarından bulup izleyebilirsiniz sanıyorum. Son olarak ufaktan Tatlı Hayat’tan bahsedip geçmiş zaman da olsa ne kadar iyi bir iş olduğunu söylemek istiyordum ama pek de gerek olmadığına karar verdim. Çünkü Tatlı Hayat sanıyorum Türk televizyon tarihinde en iyi uyarlama dizi. Konu sapıyor gibi görünse de, isimler açısından bağlantı kurulabiliyor hala. Gelmek istediğim nokta zaten senaristler olduğundan dolayı, benim işime geliyor açıkçası. Sektörde adı geçen adamların bazılarını bu saydığım dizilerden toplamak mümkün. Birol Güven, isimlerini bilmediğim bir grup Ay Yapım ve TMC senaryo ekibi elemanları, sit-com’lar için Haluk Özenç (Tatlı Hayat ve Emret Bakanım gibi harika işlerin sahibi; ki şu anda zamanında çok başarılı olmasının ekmeğini yediğini düşünmekteyim) vs. vs. Ek olarak bahsetmeden geçemeyeceğim, ne yönetmenlik denemelerini ne de yapımcı olarak ortaya koyduklarını beğenmediğim ve ayrıca büyük yönetmenlermiş gibi lanse edilen Sinan Çetin ve Mustafa Altıoklar var. Hatta ek olarak diye bahsetmesem de bu kadronun yıldızları konumundalar desem yeridir.

İkinci sorun dizilerin çok uzun olmaları. Şimdi hangi televizyon programına herhangi bir dizide çalışan birisi çıktığında en çok konuşulan söz “90 dakika dizi çekiyoruz” oluyor. Sürekli 90 dakika uzunlukta dizi çekmenin eziyetinden bahsediliyor. Bu saçma istekle beraber gelen çalışma şartlarının bazı oyuncuların ve set çalışanlarının hayatını kaybetmesine neden olduğunu da biliyoruz. Oyuncusundan ışıkçısına, sesçisinden çaycısına sesini duyurmak isteyen set ekipleri ise sendikalaşamamış, birleşememiş olmanın acısını çekiyorlar. Bu konuda atılımlar var ama şimdilik başarıya ulaşabilmiş değil. Umuyorum bu adımların sonuçları güzel olur. Tam tersi bir durumda ise televizyon kanallarının isteğiyle ortaya çıkarılmış hazır senaryo şablonu ve tema benzeri dizileri izlemeye devam edeceğiz.  Çünkü toplasak bir kaç bin reyting cihazı üzerinden yapılan ölçümlerle milyonlarca televizyon izleyicisini ölçmeye kalkarak baştan hata yapan sistem bu temaların tuttuğunu göstermeye devam edecek. Halkın takip ettiği sanılan belli başlı temalar yine karşımızda olacak. Bazılarından bahsetmiş olsam da, tam olarak Türk televizyonlarında şu ana kadar yer almış ve alacak muhtemel fiyasko temaları;

  • Asmalı Konak, Gurbet Kadını gibi ağa-hanımağa-paşa-konak,
  • Arka Sokaklar, Pars: Kiraz Operasyonu ve adlarını bile hatırlamadığım TRT yapımı başarısızlık abideleri,
  • Yaprak Dökümü, Hanımın Çiftliği gibi baştan güzel gibi görünüp hikayenin uzamasıyla suyu çıkarılmış roman uyarlamaları,
  • Sihirli Annem, Bez Bebek, Selena gibi her yaştan izleyiciyi bıktırmış aptal Harry Potter gazıyla çekilen diziler,
  • Çat Kapı, Mert ile Gert gibi üzerine bol kahkaha efekti konulmuş, komik olmadığı halde izleyiciye “bak şimdi burda güleceksiniz” diye yol göstermeye çalışan sit-comlar,
  • Başlı başına bir kategori olarak suyu çıkarılmış, uzatıldıkça uzatılan Kurtlar Vadisi,
  • Değinmeden geçemeyeceğim Kurtlar Vadisi çakması Illuminati gibi tarikatları temel alan STV dizileri,

en az bir 5 yıl boyunca yenilik getirmeden ekranlarda olacak.

Dünya dizi sektörü fezaya gitmiş, tarihle, bilimle, sanatla, fantastik unsurlarla dizi çekerken, bizimkiler başarısızlıklarını görmezden gelip aynı şeyleri sunmaya devam edecek.

Şimdi bu kadar sayıp da hiç bir diziyi beğenmiyor gibi görünmek var bir de. 3 gecede yazılmış bu yazının kopuk olduğunu ve hayır gelmeyeceğini de biliyorum. Hem güzel dizilerin olduğunu, hem de beğenmeyen imajımı atmak için iki tavsiyeyle bitirmek istiyorum.Birincisi yukarıda bahsettiğim Ezel, diğeri ise hikaye gerektirdiği yerde kesilirse suyu çıkmadan gerek oyunculukları, gerek yapım kalitesiyle Türk televizyon tarihine geçebilecek olan Kapalıçarşı (yapımcı şirket Bıçak Sırtı’nın da yapımını üstlenmiş TMC, o yüzden böyle bir olasılık var).

rammsteinRammstein’ın ritmini, melodisini uzun süredir beklemekteydik (hiç yoktan beklemekteydim). Kendileri stüdyoya bir girmiş ama uzunca süre çıkamamış ve bizleri merak içinde bırakmışlardı. Tabi az bir süre değil. 2005 çıkışlı olan Rosenrot albümünden bu yana 4 yıl geçti.

18 Eylül’de hazır olduklarını Pussy single’ı ile tüm medyaya duyurdular. Gelişleri hem güzel hemde çok sert olmuştu. Sadece Rammstein’dan beklenebilecek (!) bir kliple kendilerini, bilen bilmeyen herkese duyurmayı başardılar. Ufak olan çevremde bile bunu duyabiliyordum; ” abi adamların klibini gördün mü?” soruları her geçen gün artıyordu.

Klipten biraz bahsedicek olursak, pornografik dememize engel olacak hiçbir neden yok. Zira klipte ilk olarak bir porno site üzerinden yayınlandı. [link]

Şiddetle beğenmediklerini söyleyen ve müziksel olarakta çalışmayı kötü bulanlara karşı yine de mükemmel bir reklam olmuştu. Ayrıca kimi Rammstein hayranları da klibi ve çalışmayı beğenmemişti.

Bunlara rağmen albüm tüm gizliliğini koruyordu ve ortalıkta “internete sızdı sızacak” lafları dolaşıyordu. Albüm çıkana dek tek bir parçanın sızdığını işittim; Liebe ist für alle da.

16 Ekim albümün çıkış tarihi olarak belirlenmişti. Piyasaya 3 farklı şekilde sunulacaktı; standart, special ve deluxe. Burada ilginç olan kısım deluxe box set hemen resimi ekleyip merakınızı gidereyim.

boxes

Görüldüğü gibi fazla açıklama istemeyen bu sette, 6 adet oyuncak, 1 kelepçe, 1 kayganlaştırıcı ve special edition albüm bulunmakta. Bu arada oyuncakların 6 tane olması sizlere bir şeyleri çağırıştırıyor olması lazım! Şov dünyasının liderliğine oturan Rammstein’ın bundan sonraki adımları ne olacaktır açıkçası düşünemiyorum. Dünyadaki ilkleri gerçekleştirerek tarihe adlarını baya derinden kazıyarak yazdılar.

cover

TRACKLISTING:

Rammlied – 05:19
Ich tu dir weh – 05:02
Waidmanns Heil – 03:33
Haifisch – 03:45
B******** – 04:15
Frühling in Paris – 04:45
Wiener Blut – 03:53
Pussy – 04:00
Liebe ist für alle da – 03:26
Mehr – 04:09
Roter Sand – 03:59

+ Bonus CD:

Führe mich – 04:34
Donaukinder – 05:18
Halt – 04:21
Roter Sand (Orchester Version) – 04:06
Liese – 03:56

Total Tracktimes: 22:16

Sonuç olarak albüm çok iyi, hatta “Pussy” parçası albümün içinde farkedilmiyor bile. Beğenmeyenlerin dinleyip tekrar yorum yapmalarını öneririm.

Bir vakittir, çoğunlukla işten güçten dolayı, bazen de üşengeçlikten yazamamanın bir soğukluğu var ellerimde. Konu seçiminde de aynı sıkıntıyı yaşadım tabi. Aklımda gezen bin tane tilkiden hangisini seçsem, hangi konuda gayet subjektif ve gayet yalan yanlış, eksik bilgilerimi bu blog’u okumaya yeltenmiş arkadaşlarla paylaşsam, bir süre karar veremedim. En sonunda, internette çok araştırıldığını, merak edildiğini bildiğim, şu eğitim-üniversite meselelerinden bahsetmeye karar verdim.  Daha önce Hukuk eğitiminden bahsetmiştim, lakin bu meselelerde paylaşmaya değer bulduğum, bildiğimi düşündüğüm bir konu daha var; Yatay geçiş, dikey geçiş, ÖSS – ÖYS ile üniversite değiştirme, intibak sınıfı ve intibak’ın tebliği meselesi.

Kız yoğunluğundan anladığımız kadarıyla bir Eğitim Fakultesi mezuniyeti

Kız yoğunluğundan anladığımız kadarıyla bir Eğitim Fakultesi mezuniyeti

Önce yatay geçiş mevzuu. Yatay Geçiş dediğimiz imkan, aslında her üniversiteliye tanınmış, lakin çok çok küçük bir kısmının kullanabileceği bir fırsattır. Biliyorum ki bir çoğunuz, lise zamanlarında yaptığınız kötü bir tercihten, ya da üniversitenizin, fakultenizin durumundan ya da ortamdan dolayı mutsuzluk içindesiniz. Hatta eminim ki yerleştirmeler açıklandıktan hemen sonra depresyona giren arkadaşlarımız vardır. İşte yatay geçişin rolü de burada. 4 yıllık bir bölümde okuyan herkes, yeterli not ortalaması ve diğer üniversitenin/bölümün yeterli kontenjanı açmasıyla üniversite/bölüm değiştirebilir. Bölüm de diyorum, çünkü genelde yatay geçiş aynı üniversite içinde bir bölümden  (genelde iş alanı azdan iş alanı çok olana) diğerine yapılır. Örneğin, kendi üniversiteniz içinde işletmeden hukuk’a geçmek, benim bir arkadaşın yaptığı üzere, mümkündür. Diğer yön ise kendi bölümünüzü sabit tutup başka bir üniversitenin o bölümüne geçmek. Yani ya bölümüzünü, ya üniversitenizi değiştireceksiniz.

Peki işin zorluğu nedir? Öncelikle, tabii ki not ortalaması. Yatay geçiş, en az bir 4 üzerinden 3 ortalama ister. Çoğu ciddi bölüm 3.70 lerle kapatır. Yani daha ilk seneden itibaren dersinizi sıkı tutmanız lazım. Bir de kontenjan sorunu var. Bölümler en fazla 3-5 kontenjan açıyor, bunu da bazen ilk seneyle sınırlandırıyorlar. Birkaç tercihi birden değerlendirip işinizi sağlama almaya çalışın. Bir de devlet üniversitesinde okuyan arkadaşlar için bir çift lafım var. Şunu bilin ki, yatay geçiş sürecinde vakıf üniversitelerinden sizin istediğiniz bölüme fantastik denilebilecek notlarla geçişler olacak. ÖSS de ilk 100 bin e girememiş insanın hukuk fakultesinde 3.97 ortalama yapması gibi durumlar vardır.  Sonuç olarak vakıf üniversitelerinden devlet üniversitelerine yatay geçiş çokça şüphe uyandıran ve adaletsizliğe yol açan bir durumdur, vakıf üniversiteleri de bu hakkı yine çokça şüpheli davalarla kazanmıştır.  Yatay geçiş böyle bir olay işte.

Geçmek istediğiniz üniversitede sıradan bir gün.

Geçmek istediğiniz bölümde sıradan bir gün. Evet.

Dikey Geçiş ise bambaşka bir mesele. 2 yıllık bir yüksekokuldan alakalı bir 4 yıllık fakulteye geçmenize yarar. Yapan arkadaşlarımız vardır, anlattıklarına göre not ortalamasının küçük bir önemi olmasıyla beraber, DGS denilen, 1 kontenjan için 10 bin kişinin yarıştığı sınava girilir. Sınavın genel içeriği Türkçe ve Matematik’e artı olarak bazı zor-hızlı yapılması gereken zeka sorularıdır. Dikey geçiş yaptığınızda da sorunlarınız bitmez. Tonla ders eksiğiniz, 3-5 de verdiğiniz ders olması sizin 1. sınıftan başlayacağınız anlamına gelmez. Genelde 2. sınıftan başlatıp “İntibak” denilen sisteme tabi tutarlar. İntibak dersleriniz çakışsa bile 60 krediye kadar (ki normali 30) ders almanıza yarayan bir işkence aracıdır, almıyorum da diyemezsiniz. Dağ gibi adamların eriyip gittiğini gördüm vesselam.  Bir de intibak’ın tebliği meselesi vardır; yönetim kurulu kararı çıktıktan haftalar sonra bile adresinize gelmesi gereken tebligat gelmeyecektir. Sabredin. Hangi sınıfta olduğunu bile bilmemek kötü bir his ama, yine de sabredin.

Üniversitede yanlız takılıp Uykusuz okumak size kızlı erkekli neşeli grup kazandırır. Yapan arkadaşlar var. Evet.

Soldaki adam grubu batak konuşmuyorsa ben de üniversite hakkında birşey bilmiyorum arkadaş.

Gelgelelim ÖSS-ÖYS ye tekrar girerek üniversite/bölüm değiştirme meselesine. Aslında yatay geçişten de, dikey geçişten de kolay olan bir yoldur bu. İmkanlarınız fazladır, 3-5 kontenjan için değil yüzlerce kontenjan için oynarsınız. Benim şahsi kanaatim, Öss den ilk 1000′e girmek ciddi bir fakultede 3.50 ortalama yapmaktan kolay. Ama tabi bazı riskleri var. Zaten bölüm değiştirirseniz tüm dersleriniz iptal olur, 2-3 dersiniz geçer, birinci sınıftan başlarsınız. Üniversite değiştirip bölümü sabit tutarsanız, örneğin  A fizikten B fiziğe geçerseniz, derslerinizin kabul edilip edilmemesi tamamen geçtiğiniz fakultenin yönetim kurulunun  iradesine bağlıdır. Bütün derslerinizi saydırıp 2-3 seçmeliyle kurtulma ihtimaliniz de var, sadece YÖK dersi dediğimiz Türkçe vs. verip ana derslerin bir alayını alma ihtimaliniz de var. Riskler, zorluklar ve kazançlar ortadadır. Yapan arkadaşlar var.

Üniversite ya da bölüm değiştirmeyi kafasına koymuş arkadaşlara şimdiden kolaylıklar diliyorum. İnşallah kısa bir zaman sonra tekrar yazmak üzere.

Yazı yazasım var ama bu kez her zaman olduğu gibi tek konsept üzerine gidemeyeceğimi düşünüyorum. Etrafta olan olaylara ve takip ettiğim konulara dair ufak tefek yorumlar yapmayı düşünüyorum ama bu kez de yazacağım yazının twitter denilen ne işe yaradığını anlamadığın acayip icada farklı zamanlarda eklenmiş tweetlerin bir araya toplanmasından farklı olmayacak sanırım. Tabi şu an böyle başladığım yazı sonuna yaklaştığımda çok çok farklı olabilir. O yüzden azcık sabredin.

Şu ara en çok konuşulan konuyla başlamak istiyorum. Türkiye-Ermenistan arasında protokol imzalandı. Tabi olması gerektiği gibi öncesinde 1-2 saatlik bir krizle beraber. Ben daha büyük bir şeyler bekliyordum ama neyse ki çabuk atlatıldı. Bu protokolün imzalanması sırasında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun gülümsemesi, fakat Ermenistan Dışişleri Bakanı’nın inatla sert davranmaya çalışması gündemi bir süre meşgul etti. Tabi daha sonra protokolün kendisinden daha çok konuşulan maça çevrildi gözler. Siyasi açılım falan denildi maç ama bu maç öyle bir olaydı ki medya için, açılımın da protokolün de barış girişimlerinin de Karabağ sorununun da geride kalmasına yol açtı. Bütün Türk Medyası önceliğini Sarkisyan’ın Bursa’ya gelip gelmemesine verdi. Burda garip olay şuydu, bu süre içerisinde haberleri izlediğim hiç bir kanal Sarkisyan’dan Ermenistan Cumhurbaşkanı diye bahsetmedi. Sürekli Sarkisyan denildi. Garip olan olay ise, sanki Ermenistan’ı tanımıyormuşuz gibi ya da daha bir kaç gün öncesinde aynı diplomatik belgeye imza atılmamış gibi davranılmasıydı. Tamam her şekilde medya titiz olmak zorundadır ama insanların sıfatının verilmesi gerektiğine inanıyorum. En azından haberlerin başında Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan denilse ve geri kalan kısımda kullanmamış olsa yine anlaşılabilir bir durum olurdu ama tamamen silip atmak hiç bir kanal için doğru değildi bence.

Bu arada tüm Türkiye milli maçlara kilitlendi. Dünya Kupası şansımız devam etmeliydi ama zaten oynadığımız futbol şahsi kanaatimce o kadar kötü ki, bence böyle bir şans baştan beri yoktu. Çünkü A Milli Futbol Takımımız ne sahadaki oyunu kontrol edebiliyordu, ne de belli bir taktik çerçevesinde oynuyordu. Tek cümleyle özetlemem gerekirse, bence bir takım ya İspanya, Brezilya, İngiltere gibi sahada hep güçlü, yöneten olabilmeli ya da bizim gibi bunu yapabilecek oyunculara sahip değilse en azından Yunanistan gibi sıkı savunmaya yönelip, 1-0 olsun bizim olsun diyebilmeli. Tabi bir takımın performansını etkileyen bir sürü dinamik vardır ve bir takım sadece bir (bu gibi) cümleyle oluşturulamaz bunun farkındayım ama bir bakın, kendince bu kadar iddialı bir takımın duruma göre taktik değiştirmeye çalışması ama becerememesi biraz saçma değil mi? Ya beklentileri düşük tutmak ya da yüksek beklentiyi karşılamak için iyi futbol oynuyor olmak lazım. Bu kadar büyük beklentinin kaynağı da anlaşılabilir tabi. 2002′de gelen dünya 3′lüğüyle kazanılan güven, arada başarısız bir dönemde sürekli “daha önce başardık yine başarabiliriz” diye gazlanan bir takım, Euro 2008′de bu başarısızlıkların arkasından beklenilemeyecek kadar düzgün oynayan, mantalite olarak neredeyse tamamiyle yenilenmiş bir ekip… Bu sürecin arkasından 2010 Dünya Kupası’nda üst sıraların hedeflenmesi normaldi. Nasıl kura çekilirse çekilsin “dişimize göre çıktı”, “güle oynaya tur bizim” diyen medya da bunun üzerine eklenince rehavet çökmesi doğaldı. Rehaveti geçtim, 3 büyük takımın bazı futbolculara yıllardır duyduğu anlamsız güven de A Milli Takım’ı etkiledi haliyle. Son yıllarda takip etmediğim ligden bazı oyunculara daha iyi alternatifler çıkacağını düşünüyorum. Bırakın A Milli Takım’ı, bir Fenerbahçeli olarak görmek istemediğim, futboluna anlam veremediğim Selçuk Şahin ve aynı şekilde Galatasaray’a pek de bir katkısını görmediğim Sabri Sarıoğlu bunlarında başında geliyor. İsim saymak kolay, kötü maçtan sonra kötülemek de kolay ama bir taraftan abartmak da kolay. Zamanında Tuncay Şanlı’ın Fenerbahçe taraftarı ve medya tarafından abartılması durumunu şimdi Arda Turan yaşıyor. Sürekli gaz veriliyor oyunculara. Hiç bir zaman kötü olduğunu söylemedim Arda’nın ama şu da bir gerçek ki, ne kadar iyi olsa da kendisine sürekli pozitif bakan bir fan grubu var ve “dünya starı” yakıştırması yapmadığınız sürece garip karşılanıyor ve hatta futbolla hiç alakanız yokmuş gibi nitelendirilebiliyorsunuz. Dünyada Ronaldinho gibi oyuncular gözden düşerken bizim Arda Turan’a sıkı sıkıya tutunmuş olmamız abes kaçıyor haliyle.

Değinmek istediğim bir başka konu Cengiz Semercioğlu’nun bugün Hürriyet Kelebek’te yazmış olduğu yazı (link). Linke bakmak istemeyenler için kısaca özetleyeyim. Cengiz Bey katıldığı bir lansmandaki davet edilen bloggerlardan bahsetmiş. Bu yazının önemli olduğunu düşünüyorum. Daha önce de bloglar hakkında yazılar çıkmış olsa da, “Blogger da sarı basın kartı alabilmeli” başlıklı bu yazı Türkiye’de geleneksel gazeteciliğin yeni medya düzeniyle ilişkisini ilk defa işliyor. Dünyada daha önce davetlere, toplantılara bloggerlar çağrılmış, bloggerların yazdıkları haber kaynakları olarak kabul edilmiş olsa da Türkiye’de ilk defa birisi gazeteci kimliğiyle bunu yazıyor (sanırım ilk). Medya devlerinin önemli bir kısmını kaybetmeye başladıkları haberleşme hizmeti gittikçe bireyselleşiyor. En ufak bir kaza görüntüsü de olsa insanlar kendi aralarında paylaşıyorlar ya da birbirlerini haberdar ediyorlar ve bu şekilde kimse günlük olayları öğrenmek için gazete, tv gibi mecralara ulaşmak zorunda kalmıyor. Tıpkı MJ’in ölüm haberleriyle ilgili dünya devlerinin gösterdikleri kaynak internet siteleri ya da daha günlük bir noktaya inmem gerekirse, bir kaç gündür Bilkent Üniversitesi’nde ortaya çıkmış domuz gribi gibi. Viral olarak yayılan haberler önemine göre yerelden ulusal ya da uluslarası hale geliyor, medya da haberleri yetiştirmek için biraz geç kalıyor. İşte bu yüzden medya şirketleri arasında yeni trend herkesin kendi haberini sunması. Gönderdiğiniz haberin kabul edilmesiyle muhabir olmanız ya da CNN’in yaptığı gibi haberi sunup videoyla gönderdiğiniz takdirde o haberin internette, zaman zaman da televizyonda sizin sunumunuz ile yer alması işleri daha hızlı hale getiriyor. Her ne kadar çok blog olsa da ve bu bir haber kirliliğine yol açsa da, yeni medya düzeninin bu şekilde oluşacağını söylememek yanlış olur. Bu yüzden de Cengiz Semercioğlu’nun yazısını yeni nesil gazetecilerin teknolojiyle iç içe olmalarına bağlıyorum.(Bu şekilde de konuyu bitirirken Mehmet Ali Birand tavrı yakalamış oldum.)

Hayatım boyunca tembel bir öğrenci oldum. Elimden geldiğince mecburi ödevleri yapıp, ekstraları bıraktım. Saçma geliyordu ama bu durumu hocalara anlatmak imkansızdı. Hani vardır ya, bütün haftasonu ders yapmayıp pazar gecesi en önemli kısmı yetiştirmeye çalışanlar, işte onlardan biriyim ben. Bu olay sadece bir dönem değişti hayatımda, ki o da ortaokul zamanı bir araya denk gelir. İşte o ara, çocuk azmiyle kar-kış demeden her gün okul sonrası top oynadıktan sonra eve geldiğimde yapardım ödevleri. Akşamları film ya da dizi seyretmeyi pek sevdiğimden ödevler erken bitmeliydi. Ha bir de, ders çalışırken hep etrafımda ses olmasını isterdim ya da konuşacak biri. Herkes bir konuya odaklanmak için sessizlik ister, ben ses istiyordum garip bir şekilde. Bu yüzden televizyon karşısında olurdum hep. Tabi sonuç hep ertelemeye gitmekti. Çünkü dinlediğim şeyi izlemeye de çalışıyordum bir yandan ve ödev yapmayı bırakıyordum genelde.

İşte o ara radyo dinlemeye başladım. Akşam saat 7-8 gibi Kırmızı Başlıklı Kız diye bir program vardı (ek bilgi: dj “bi biskrem versem?” diyen kısa saçlı hanım kızımızdır). Eğlenceli, espriliydi kendisi. 1-2 kere mecburiyetten dinlediğim programı her gün dinler oldum. Her akşam devam etti bu radyo hali. Sene bitti unuttum sonra tatil falan derken.

Sonra lisede Matrax’ı keşfettim. Uyumama bahanesiydi o da. Akşam 10-gece 2 arası yayın yapardı. Ben genelde 11 buçuk gibi dinlemeye başlar, program sonuna kadar da devam ederdim. Zamanla program kendini takip ettirir hale geldi. Kendi konuklarından yarattığı karakterler, gece gece “Keçiören’de polislere halı satarak okul harcını çıkarmaya çalışan öğrenciler” gibi atraksiyonlarla cidden komikti. Matrax’ı sanırım 3 yıl kadar dinledim. Zeki Kayahan Coşkun sunuyordu. Kitapları falan çıktı sonra. Alem FM’de devam ediyor sanırım kendisi.Ek bilgi için: www.zekirdek.com

Matrax’ı dinlediğim son yıl gecenin bir yarısı başka bir radyo programı daha keşfettim. Matrax bittiğinde oraya geçip, Cenk ve Abuzer’i dinlemeye devam ediyordum. Cenk’i hiç görmemiş olsam da (bazı tahminlerim var ama) Abuzer kişisinin Melih Ekener olduğunu sonradan öğrendim. Hani var ya Maskeli Beşler’de falan oynayan sakar arkadaş, o işte. Radyoda program onun üzerine dönüyordu, aksanıyla ve esprileriyle programı dinletiyordu ama sonra sinemada yer almaya başladığında aynı kaliteli işi göremedim. Tabi zamanla o program da unutuldu gitti.
O zamanlar bu program içinde Abuzer Radyo Okulu diye bir kısım vardı. İnternet sitesi hala ulaşılabilir durumda. Espri anlayışını beğeneceğinizi pek sanmıyorum çünkü üzerinden yıllar geçti ama yine de bir bakın derim.

www.abuzer.com

Cenk ve Abuzer gece 3′te bittikten sonra her gün olmasa da Rıza Karaağaçlı’nın bir programı vardı onu dinlerdim. Merak edenlere şöyle söyleyeyim, kendisi Ferhunde Hanımlar dizisinde Yetkin diye bir karakteri oynamıştı (zamanında Ferhunde Hanımlar’a bakmış (yaşlı teyze tabiriyle arada takip etmiş) ve her ne kadar 1000 bölümü geçip boku çıksa da yaklaşık 250-300 bölüm Bizim Evin Halleri seyretmiş bir kişi olarak bunu bilmeyi doğal kabul ediyorum. 90′lı yılların filmlerinin çoğunda seslendirme yapmış, hala da devam etmektedir (tabi bildiğim kadarıyla). İşte bu yüzden diğerlerine göre bir gömlek üstte garip bir adamdı kendisi..4 ya da 4 buçuk gibi bu program da bittikten sonra yatıp ertesi gün bir de okula gitme işkencesini çekerdim. Her ne kadar uykusuzluk okulda kötü de olsa, vazgeçemedim radyo sevdamdan.

Başlığa geri dönmem gerekiyor ufak ufak. Şimdilerde yine bir radyo programı arıyorum. Saat farketmiyor ama sabah 8-9 arası ve akşam 5-7 arası olursa daha da bir şukela olur diye düşünüyorum. Önerisi olan varsa lütfen yorum yazsın, mesaj atsın, bir şekilde bana ulaşsın. Ben de şimdi bu ara dinlediğim programları anlatmaya devam edeyim.

Bay J var Power FM’de mesela. Kendisi sürekli konuşup espri yapan garip bir adam. Garip bir aksanı var. Genelde ilişkiler üzerine espri yapıyor. Artık aksanından mıdır yoksa okuyuş hızından şeklinden falan mıdır esprilerinde bir tercüme havası seziyorum. Sürekli komik olmaya çalışıyor ama programın tamamında bunu başaramıyor. Ayrıca programda CNN Türk’te hava durumu anlatan Bünyamin Sürmeli, nam-ı diğer “Havayı Koklayan Adam” var. En güzel kısımlar da bu aralar bence. Normalde Bay J’nin metni yazıp okuduğu kısımlar yerine Havayı Koklayan Adam’ın katılıp sohbet ettikleri, hava durumundan bahsedilen kısım daha doğal geliyor.

Sabahları da Modern Sabahlar’a denk geliyorum hep. Radyo ODTÜ’de Ege Kayacan, Fahir Öğünç ve Oktay Demirci’nin programı. İsimlere takıntılıyımdır genelde. Tanınsınlar istiyorum, ki üçü de epey şöhretli insanlar ama olsun. Belki de şu aralar en kaliteli program bu. Radyo dinleyen kim varsa sorarsanız zaten illa bu programın adını söyleyecektir. Program daha çok muhabbet havasında geçiyor. Sürekli dinlenebilesi bir tarafı var ama nedense ben pek bir uzak kalıyorum programcı arkadaşlara. Sanıyorum dinleyebileceğim saatlerde kendileri de benim gibi pek bir uykulu oluyorlar. Kimisi saat 9′dan sonra açıldıklarını, programın o saatten sonraki kısmında gerçekten harika olduğunu söylüyor ama o saatte maalesef benim radyo dinleyebilme ihtimalim olmayabiliyor (ki denk gelebilmiş değilim). Takip ediyorum, etmeliyim, siz de edin.

Sourberry’i eklemeden bitiremem bu yazıyı. Burda bahsettiklerimden farkı Sourberry’nin program değil de radyo olması. Kötü yanı internetten yayın yapıyor olması. Yani her yerde dinleyebilmek imkansız. Ama bilgisayar başına geçip sıkıntı hissedildiği anda takip edilebilir. Sourberry’de programları Ekşi Sözlük yazarları yapıyor. Belli Başlı bazı programlar dışında tam olarak oturmuş bir yayın akışı yok. Eğer yayın yoksa, uygun olan ve yayın almak isteyen yazar bir anda akışı ele alıyor. Benim favorilerim betty puf puf’un “Gökyüzünde Karpuz Kesen Kırgızlar” ve odrade atreides’in “Kehribar İçinde Kalmış Böcek” programları. İnternet sitesi kurcalanası: http://www.sourberry.org/

Durum bundan ibaret. Radyo dinlemeyi pek bir seviyorum, hatta yayın işine de bulaşmak isterdim. Ayrıca radyo hakkında okunmayacak bir yazıya gecenin bir yarısı saatler ayırabilmek de benim işim anca. Tavsiyelerim bunların denenmesi, varsa tavsiyeniz, lütfen ulaştırın.

Sonraki Sayfa »