Uzunca bir vakittir toplu şekilde yazmıyorduk blog’a. Araya gerek sınavlar girdi, gerek kişisel meselelerimiz. Ama bundan sonra yazmaya devam etme fikrini taşıyorum. Zaten geçen zamanda zihnimde bir sürü mesele yeşerdi, yazılacak konu sıkıntısı çekmeyeceğim. Mesela ilk yazılarımdan beri şair-şiir meselelerine değinesim vardı, lakin hep sonraya bıraktım. Yazmaya tekrar başlamanın en güzel yolu istediğiniz noktadan başlamaktır, bunu önceki sınırlı deneyimlerimden biliyorum.
İşte bir süre önce kişisel meselelerimden dolayı gönülen dara düşmüşken, her zaman olduğu gibi odamdaki şiir kitaplarını, fanzinlerini, derlemelerini karıştırmaya başladım. Ahmed Arif, ardından Bedri Rahmi, hatta aralarda Ahmet Haşim dahi okurken, bir süredir varlığını unuttuğum bir kitabı elimde buldum. Özdemir Asaf, ki antolojilerde, derlemelerde kesinlikle kısmen de olsa bulunur, öyle bir şiir kitabı yayınlamış ki 1957 senesinde, unutmaktan bu kadar utanç duyduğum bir kitap daha olmamıştır. Hayır, başlıktaki gibi Asaf’ı unuttuğum için değil, ama bahsettiğim kitabı, yani “Bir Kapı Önünde”yi unutmak neredeyse Özdemir Asaf’ı unutmaya denk olduğu için utandım.
Elimdeki elbette ki 1957 baskısı değil (ki çok isterdim), “Dünya Kaçtı Gözüme” gibi diğer kitapları da içeren 1996 Adam Yayınları derlemesi. Bir şekilde yeni baskılarını temin edin, kitaplığınızda bulunmasını bırakın, sürekli elinizin altında bulunması gereken bir derlemedir. Mesele şu ki, biraz da o anın ruh haliyle farkettiğim şey, tüm Türk şiirinin bir yana, Asaf’ın bir yana oluşu. Daha iyi olduğunu iddia etmiyorum, ki büyük ustalar arasında bir sıralama yapmam, yapsaydım da en üste Ahmed Arif’i yazardım. Fakat en aralarından en özgünü Asaf’dır. Tarzının bırakın Türkiye’de, dünyada dahi örnekleri (haiku meselesini kesinlikle ciddiye bile almıyorum) bir elin parmaklarını geçmez. Tarzından bahsetmeden önce ondan birşeyler paylaşmak lazım.
“Farkında mısın
Değilsin kendi bahçende
Kendinden değil
Bu kendini kendin sanışın”
Kitaptaki “Kolay” isimli şiir bu. Tarzdan bahsetmek farz olduysa şunu söylemek istiyorum, tüm Türk Şiiri binlerce mermi yağdıran militanlardan oluşuyorsa, Asaf bir keskin nişancıdır. Sözlerinde bir söylemek telaşı yoktur, bir meseleden bahsetmek vardır. Meselenin tümüne hakim olma hırsı yoktur, okuyanın gönlüne yeni bir sevmek ya da vazgeçmek koyma çabası da yoktur. Oldukça felsefi bir meselenin, ki genelde bu Asaf’ın şiirlerinde varlığın değil, doğrudan insan bilincinin gerçekliyle ilgilidir, genel olarak değil, özel olarak ele alınmasıdır. Ele alma işlemi ise yoğun değil, basitçe be estetik olarak yapılır. TDK kuralları atlanır, -(i)yor sürekli -(e)yor olarak geçer ki, bu dilin kurallaşmasına açık bir muhalefettir.
Üstadın tarzından övgüyle bahsediyorum, çünkü öyle bir ruh hali geliyor ki insana, sayfalar dolusu Nazım’a değil, iki dizelik Asaf’a ihtiyaç duyuyor. “Kime sorsan evinde bir oda eksik.” dizesini okumak istiyor insan. Bu yüzden bulunmalı insanın odasında, bu yüzden “Sevda Sözleri”nin, “Dol Karabakır” hemen yanında bulunmalı kitaplığınızda. Edeceğim laf budur işte. “Lavinia“‘yı da burada okuyun, gerisini kitapta bulursunuz.
“Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.
Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar isteyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.
Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme Lavinia.
Adını gizlemeyeceğim
Sen de bilme Lavinia.”










