Uzunca bir vakittir toplu şekilde yazmıyorduk blog’a. Araya gerek sınavlar girdi, gerek kişisel meselelerimiz. Ama bundan sonra yazmaya devam etme fikrini taşıyorum. Zaten geçen zamanda zihnimde bir sürü mesele yeşerdi, yazılacak konu sıkıntısı çekmeyeceğim. Mesela ilk yazılarımdan beri şair-şiir meselelerine değinesim vardı, lakin hep sonraya bıraktım. Yazmaya tekrar başlamanın en güzel yolu istediğiniz noktadan başlamaktır, bunu önceki sınırlı deneyimlerimden biliyorum. 

İşte bir süre önce kişisel meselelerimden dolayı gönülen dara düşmüşken, her zaman olduğu gibi odamdaki şiir kitaplarını, fanzinlerini, derlemelerini karıştırmaya başladım. Ahmed Arif, ardından Bedri Rahmi, hatta aralarda Ahmet Haşim dahi okurken, bir süredir varlığını unuttuğum bir kitabı elimde buldum. Özdemir Asaf, ki antolojilerde, derlemelerde kesinlikle kısmen de olsa bulunur, öyle bir şiir kitabı yayınlamış ki 1957 senesinde, unutmaktan bu kadar utanç duyduğum bir kitap daha olmamıştır. Hayır, başlıktaki gibi Asaf’ı unuttuğum için değil, ama bahsettiğim kitabı, yani “Bir Kapı Önünde”yi unutmak neredeyse Özdemir Asaf’ı unutmaya denk olduğu için utandım. 

Üstad Asaf

Elimdeki elbette ki 1957 baskısı değil (ki çok isterdim), “Dünya Kaçtı Gözüme” gibi diğer kitapları da içeren 1996 Adam Yayınları derlemesi. Bir şekilde yeni baskılarını temin edin, kitaplığınızda bulunmasını bırakın, sürekli elinizin altında bulunması gereken bir derlemedir. Mesele şu ki, biraz da o anın ruh haliyle farkettiğim şey, tüm Türk şiirinin bir yana, Asaf’ın bir yana oluşu. Daha iyi olduğunu iddia etmiyorum, ki büyük ustalar arasında bir sıralama yapmam, yapsaydım da en üste Ahmed Arif’i yazardım. Fakat en aralarından en özgünü Asaf’dır. Tarzının bırakın Türkiye’de, dünyada dahi örnekleri (haiku meselesini kesinlikle ciddiye bile almıyorum) bir elin parmaklarını geçmez. Tarzından bahsetmeden önce ondan birşeyler paylaşmak lazım. 

“Farkında mısın 

Değilsin kendi bahçende 

Kendinden değil 

Bu kendini kendin sanışın” 

Kitaptaki “Kolay” isimli şiir bu. Tarzdan bahsetmek farz olduysa şunu söylemek istiyorum, tüm Türk Şiiri binlerce mermi yağdıran militanlardan oluşuyorsa, Asaf bir keskin nişancıdır. Sözlerinde bir söylemek telaşı yoktur, bir meseleden bahsetmek vardır. Meselenin tümüne hakim olma hırsı yoktur, okuyanın gönlüne yeni bir sevmek ya da vazgeçmek koyma çabası da yoktur. Oldukça felsefi bir meselenin, ki genelde bu Asaf’ın şiirlerinde varlığın değil, doğrudan insan bilincinin gerçekliyle ilgilidir, genel olarak değil, özel olarak ele alınmasıdır. Ele alma işlemi ise yoğun değil, basitçe be estetik olarak yapılır. TDK kuralları atlanır, -(i)yor sürekli -(e)yor olarak geçer ki, bu dilin kurallaşmasına açık bir muhalefettir. 

O kitap.

Üstadın tarzından övgüyle bahsediyorum, çünkü öyle bir ruh hali geliyor ki insana, sayfalar dolusu Nazım’a değil, iki dizelik Asaf’a ihtiyaç duyuyor. “Kime sorsan evinde bir oda eksik.” dizesini okumak istiyor insan. Bu yüzden bulunmalı insanın odasında, bu yüzden “Sevda Sözleri”nin, “Dol Karabakır” hemen yanında bulunmalı kitaplığınızda. Edeceğim laf budur işte. “Lavinia“‘yı da burada okuyun, gerisini kitapta bulursunuz. 

“Sana gitme demeyeceğim.

Üşüyorsun ceketimi al.

Günün en güzel saatleri bunlar.

Yanımda kal.

 

Sana gitme demeyeceğim.

Gene de sen bilirsin.

Yalanlar isteyorsan yalanlar söyleyeyim,

İncinirsin.

 

Sana gitme demeyeceğim,

Ama gitme Lavinia.

Adını gizlemeyeceğim

Sen de bilme Lavinia.”

En son yazıyı ekimde yazmışım. Aradan çok uzun zaman geçti ben yazmayalı. Sadece ben değil, arkadaşlar da buraları bıraktı gibi oldu bir dönemliğine. O yüzden şöyle bir bu dönem yaptıklarımla alakalı bir yazı yazmak gerek galiba. Belki bir değil de ufak ufak bir kaç tane… Neyse, sonuç olarak bir yerden tekrar başlamak lazım.

İlk olarak belki de bu dönem yaptığım en önemli işlerden birini yazmak istiyorum bu yazıda. Bilen vardır, Sazan S isimli bir araç üretildi Türkiye’de. Okul sıkıntısı olsa da ara tatillerin birinde fotoğraflamak için İstanbul’a gittim bu aracı. Her ne kadar bir çok fotoğraf çekmiş olsam da, ben kendi favorimi paylaşmak istiyorum burda. Aylardır takip edenler varsa kusura bakmasınlar çünkü deviantart’ta uzun süredir duran bir fotoğraf bu. Sadece buraya yazarken de bir materyal olarak kullanmak istedim.

Fotoğraf için;
Sazan

Asıl önemli nokta aracın özellikleri. Şu an prototip haliyle Chevrolet LS7 model 512 HP’lik 7008 cm3 silindir hacimli bir motoru var. Seri üretime geçildiğinde Bu motor 3800lük bir Nissan ile değiştirilecekmiş. Sonuçta BiTurbo V6 485 beygirlik bir araç olacak. Galiba bu noktada seri üretime geçilecek aracın özelliklerinden bahsetmek daha mantıklı. Nissan motoruyla 3200 devirde 588 Nm tork üreteceği tahmin ediliyor. Aracın kendisi de yaklaşık 960 kilogram ağırlığında olacağı hesaplanmış. Hızını şimdiden kestirmek zor gibi duruyor.

Aracın tasarımının arkasında yıllar önce Anadol STC 16 gibi bir efsaneyi de tasarlamış olan Eralp Noyan ve Gökhan Akış var.
Anadol STC 16

Bir anlamda Türkiye’nin ikinci spor otomobilinden, hatta tam tabiriyle ilk süper otomobilinden bahsediyoruz. Yıllardır bir çok kişinin hayalini kurduğu ama bir türlü yapılamayan bir araç Sazan S. Satış kaygısı gibi bir sorun olmadan üzerinde uğraşılmış, sonuç olarak sadece iyi bir araç olmasına çalışılmış ve başarılmış da. Ekip hala çalışmaya devam ediyor. O yüzden şu an yazdıklarım günün birinde değişebilir.

İkinci bir araç daha var ama onu da başka bir yazıya saklıyorum. Sabah 9′da gelen bu geri dönüşten kaynaklanan kötü yazıdan dolayı kusura bakmayın. Yazmaya yazmaya insan uzaklaşıyormuş zamanla, bugün de bunu öğrendim.

Son olarak;
Anadol STC 16 hakkında bilgi için: [link]
Onuk Sazan S için: [link]

 Tarihle ilgili bir insanım. Elimden geldiğince tarih hakkında okuyorum, arkadaşlarla tartışıyorum. Arkadaşlarla yaptığım tartışmalarda ise pek de akademik olmayan bir tarz göze çarpıyor. Tarihi figürleri küfürlerle beraber anıyoruz, mahalleden bir elemanmış gibi değerlendirmelerde bulunuyoruz. Yapıyoruz bunları. O figürler hakkına hassasiyeti olan biri için, veya bir bayan için rahatsızlık verebilecek konuşmalar bunlar. Bu tartışmalar sonucunda genelde, tarihteki bazı figürlerin diğerlerinden daha agresif, daha idealist veya bir özelliğiyle daha fazla ön plana çıktığını çoktandır anlamış bulunuyorum. Bu kişi Nikola Tesla da olabilir, Nikola Makyavelli de. Patton da olabilir Rommel de. Bir ittihatçı veya bir jakoben olabilir, hatta ikisi birden olabilir.

İşte bu da kitap.

Mesele şu, frp convention’larından birinde, arkadaşların Jack Churchill isimli, tek başına koca nazi taburlarını esir alabilen bir eski askerin maceralarını anlatmaları üzerine (ikinci dünya savaşı boyunca bir iskoç kılıcı ve ok-yay ile müthiş başarılar gösteren, ki Mad Jack ismiyle anılan bu şahıs, Mad Jack the Pirate isimli müthiş çizgi filmin, ki başka bir yazının konusu olması muhtemel, esin kaynağıdır) evde bu ismi arattım, sonucunda da karşıma “Badass of the Week” sitesinin çıktı. Site bir süredir eğlence kaynağım. Espri anlayışı benim biraz önce bahsettiğim tartışmalara yakın, Amazing Ben Thompson, Amerikalı bir Siyaset Tarihi yüksek lisans öğrencisi, 2004 yılından beri her hafta bir adet tarihi figürü konu alan, esprili ve fazlasıyla figürlü bir yazı ekliyor sitesine. Bu kişiler Barbaros Hayrettin den Napolyon a kadar uzuyor. Küfür var diye işi yanlış anlamayın, o listede bulunmak büyük bir şeref. Tarihin en “badass” kişilerinden sayılıyorsunuz. Badass in doğrudan bir Türkçe karşılığı yok, agresif, idealist ve pek insancıl yollar kullanmadan hedeflerine ulaşan anlamında çevirilebilir. Fakat bu hedeflerin de ipe sapa gelir şeyler olması lazım. Katliamlar yapan, insanlıktan çıkmış figürlere listede rastlamıyorsunuz. Kısacası, üç-beş ingilizceniz varsa bu eğlenceden mahrum kalmayın.

İşte link;

http://www.badassoftheweek.com/

Bu da bahsettiğim liste;

http://www.badassoftheweek.com/list.html

Bu arada Amazing Ben bir de  “Badass” isimli bir kitap çıkardı, ki Amazon.com dan bulabilirsiniz. Şahsen ben temin ettim, 2-3 haftada adresinize geliyor. Kolleksiyonluk, mükemmel bir parça. Çocuklara bırakılacak bir yadigar değerinde.

ataturk

Şu anda televizyonda Oray Eğin‘in yeni başladığı talk show programı var. Bilemiyorum kaçıncı program ama kendisi bu işte bir hayli başarısız.

Oray Eğin

Önceleri entel, bilgili, sosyetik, mantıklı imajı çizip, imajının tam tersi yönünde insanlara laf sokmaya çalışarak bir insandı kendisi. Popüler olma sebebi de tam olarak buydu aslında. Biz Türk milleti olarak çok seviyoruz sanki böyle bağıra çağıra konuşan insanları ki bir Armağan Çağlayan belası var bu medyada bir de Oray Eğin. Daha bu ikisine yetişebilmiş ve onlar kadar popüler olabilmiş kimse yok, o yüzden sürekli pohpohlanan insanlar bunlar. Biri popstar furyasında yarışmacı adayları iğneleyerek ön plana çıktı, diğeri ünlüler hakkında yorum yapıp, Amerika hayranlığını anlatarak. Armağan Çağlayan Star TV’de battı talk showuyla, aynı denizde Oray Eğin’in de boğulmasını bekliyorum. Mecazi değil aslında, bu iki isim üzerinden diğer anlamsız-gereksiz insanları da derinliklerde görsek ne güzel olur.

Oray Eğin’e çok değinmek istemiyorum aslında ama kendisi bu sezon içinde talk show yapmaya kalkıp batan tek insan olduğu için güncelliğinden yararlanmak zorundayım. Kendisi batıyor, çünkü Türkiye’de Amerikan formatının uyarlama halleriyle çıkan şovlardan birini, yani yıllardır David Letterman‘ın, Jay Leno‘nun, Conan O’Brien‘ın, Jimmy Fallon‘ın falan sunduğu türlü türlü programın dayandığı tek noktadan hareketle yapılan bir programı idare etmeye çalışıyor. Konsept yıllardır aynı, sadece şovmenin eklediği atraksiyonlarla kişiselleştiriliyor. Temel olarak 2 koltuk bir masa koyuyorsunuz, ünlü konukları çağırıyorsunuz, kıvrak zekanız sayesinde komik olup insanları eğlendiriyorsunuz olup bitiyor. Bu programlarda dekor önemli değil ki bir çoğunda bir şehrin gece, durağan görüntüsünün arka planda olması gayet güzel bir örnek. Sunucunun yakışıklı olmasına gerek yok, çünkü göründüğü gibi ne Jay Leno, ne Conan O’Brien falan yakışıklı adamlar. Yani diğer programların aksine görselliği bir kenara atıyoruz. Diğeri ünlü konukları çağırmak ve onlar hakkında ufak bir araştırma yapmak. Bu da Türkiye şartlarında Ekşi Sözlük’ü açıp 5-30 dakikalık bir okuma anlamına geliyor amatör bir şovmen için. Hadi Google, Ekşi Sözlük falan dedik bu aşamanın da kolayını bulduk, en temel ve tek bir noktaya geliyoruz: konseptin Türkiye’de çoğunlukla tutmamasının tek nedeni olan sunucu faktörü. Yine en güncelinden örnek vermek gerekirse, Oray Eğin’in espri anlayışının ne kadar kötü olduğunu içinde zeka kırıntısı bulundurmayan esprilerinden anlayabiliyoruz. Unutmadan bir de program orkestrası konusu var. Orkestra demek yanlış aslında, her ne kadar öyle deniliyor olsa da programda çalan müzik grupları. Kendileri tek bir komutla çalışıyor: “Kim ne derse desin, sözleri bitince abanın gitara!”. Zaten konuşma bazlı bir programda araya giren seslerden nefret ediyorken, kötü bir versiyonunu daha önce Kanaltürk’te yayınlanan Berrin’le Gecenin Rengi‘nde görmüştüm; izleyici olarak televizyon başında konuşmaları duymuyordum. Hepsi programda çıkan dandik grubun yüzündendi. Tabi bir de canlı yayın ses ekibinin katkıları var. Bu akşam bu durum bir adım daha ileri gitti. Oray Eğin’in programında, ki adına bakmış değilim, grubun aptal saptal çıkışları bırakın izleyiciye giden sesin sapıtmasını, stüdyoda kaosa neden oluyor. Aynı üçlü koltukta oturan üç konuk birbirlerinin konuşmalarını duyamayabiliyorlar. Gittikçe program kalitesi düşüyor.

Armağan Çağlayan

Armağan Çağlayan diye başlayıp bahsetmeden olmaz tabi. Kendi internet sitesinde  ”2006 yılı yaz döneminde Star Tv ekranlarında başlayan programı “Son Ütücü” ile belki de kimsenin inanamayacağı kadar büyük bir başarıya imza attı ve adı kısa sürede en iyi talk-showcular ile birlikte anılmaya başlandı.” yazmakta. Biyografisinden alınmış bu cümle bile kendisinin ne kadar hayal dünyasında yaşadığına kanıt niteliği taşıyor. Bir süredir “İletişimde Yaratıcılık Dersi” veriyormuş. Hemen okulu ve fakülteyi de söyleyeyim hatta, İstanbul Kültür Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi (tabi ki bir Bilkent, bir Hacettepe değil). Aslında bu kadar konuşmadan sonra sanırım kendisi hakkında görüşlerimi tek cümleyle özetleyebilirim. Kendini yaratıcı görüp, iletişimde yaratıcılık dersi veren bir insanın, yine yaratıcılık maddesi üzerinde durarak yaptığı programın üzerine dersler verdiği medyada tutmaması ne büyük bir ironidir ve Armağan Çağlayan bütün faktörleri bir araya getirip farkında olmadan bu ironinin mucidi olmuştur.

Kendilerine göndermek istediğim demotivational poster...

Diğer taraftan artık internet tv ya da Youtube’da channel sahibi olanların bile becerebildiği klasik talk show formatını Türkiye’de tek uygulayabilen ve yıllar sonra bile olsa hala seyredilen birisi var: Beyaz. Klasik konsept üzerinden masası, sandalyesiyle bile eskiye bağlı kalınmış stüdyosuyla ve konuklar üzerinden dönen geyiklerle yıllardır izleniyor Beyaz. Bundaki başarısının sırrı hem hedef kitlesinin belli olması, hem imajının yıllardır sağlam olması, hem de konuklarına yönelik araştırmasını yapıp, kıvrak zekasıyla nüktedan bir hava yakalayabilmesi. Yukarıda saydığım her maddeyi incelemeden, dediğim gibi olayın sadece sunucuda bittiğini düşünürsek, Beyaz’ın yıllardır süregelen imajından başlamamız gerekir. Masasından kalkıp kameraya yaklaştığında bile ceketinin düğmelerini ilikleyen, sürekli saygıda kusur etmeyen ve annesine verdiği değerle anılan bir adam Beyaz. Hani derler ya içimizden biri diye, büyüklerine karşı saygılı ama aklında ne tilkiler gezen insan modeli, medyada birini bu şekilde tanımlayacak olsam sanırım o adam Beyaz olurdu.

İşte bu noktada, Beyaz hakkında yazdıklarımı okudum acaba hata var mı diye. Okan Bayülgen gibi araya girmek istedim bir an. Ne gerek var da ben Beyaz’ı anlatıyorum ki size. Başarısı, karizması belli adam. Diğerleriyle karşılaştırmaya değmez bile.

Neyse talk showlar hakkında yazı yazayım derken, Beyaz’a güzelleme yapmış oldum azcık. Televizyonun çöplük hale gelmesinde etkileri olduğu için diğerlerine pek bir karşı olduğumdan bu durum normal.Bir de Okan Bayülgen ve Disko Kralı var ki, o ayrı bir yazının konusu (yanlış anlaşılmasın, Okan Bayülgen de kaliteli iş yapar manasında).

PS: Oray Eğin’in programının adı Ya Şimdi Ya Hiç‘miş. Mümkünse hiç olsun.

30 Ekim’de Geneva’da yapılan “The Strategic Advisory Group of Experts” in toplantısının sonucunda alınan kararlar ve öneriler Dünya Sağlık Örgütü tarafından açıklanmıştır.

Belli başlı kısımları aktarmak istiyorum…

Tek Doz Öneriliyor

SAGE 10 yaş ve üstüne tek doz aşı önermektedir. 10 yaş altı ve 6 ay üstü çocuklarda yeteri kadar veri olmadığı için doz çalışmaları devam etmektedir.

Aşı Yönetimi

Aşıların aynı zamanlı yapılmasında (örneğin mevsimsel grip ve domuz gribi) herhangi bir yan etki yaptığını kanıtlayan bir etki görülmemiştir. Fakat CDC eş zamanlı yaptırılmamasını önermektedir.

Aşı Güvenliği

Yapılan ilk çalışmalarda, salgın aşılarını olan kişilerde, anormal bir etki görülmemiştir. Görülen bazı yan etkiler, mükemmel güvenlik profiline sahip diğer aşılardan farksızdır. Aşı üzerine yapılan çalışmalar devam etmekte ve aşıya olan güven tazelenmektedir.

 

Konu DSÖ nün web sitesinden çevirilmiştir. http://www.who.int/csr/disease/swineflu/notes/briefing_20091030/en/index.html

Domuz gribi nedir?
Domuz gribi, A (H1N1) tipi virüsten kaynaklanan, insanlarda hastalığa yol açan viral bir hastalıktır. Hastalık ilk kez Meksika ve ABD’de görülmüş ve daha sonra birçok ülkeye yayılmıştır.

Bu yeni H1N1 virüsü neden” domuz gribi olarak adlandırılmaktadır?
Bu virüse “ domuz gribi” denmesinin sebebi, domuzlar arasında görülen grip virüslerine çok benzediğinin gösterilmiş olmasıdır. Bu yeni virüs insan, domuz ve kuş virüslerinin bir karışımıdır.

Domuz gribi (A/H1N1) virüsü bulaşıcı mıdır?
Domuz gribi A(H1N1) virüsü bulaşıcıdır ve insandan insana geçmektedir.

Domuz gribinin (A/H1N1) belirtileri nelerdir?
Domuz gribinin belirtileri, insanlarda görülen grip belirtilerine benzerdir. Bunlar:

  • Ateş,
  • Öksürük,
  • Boğaz ağrısı,
  • Yaygın vücut ağrısı,
  • Baş ağrısı,
  • Üşüme ve Yorgunluk

gibi belirtileri içermektedir. Bazı vakalarda kusma ve ishal de görülebilmektedir.

Domuz gribi (A/H1N1) nasıl bulaşmaktadır?
Domuz gribinin de yine mevsimsel griple aynı şekilde yayıldığı düşünülmektedir. Grip virüsleri insandan insana öksürük ve hapşırma yoluyla bulaşmaktadır. Grip virüsü bulaşan bir yere dokunulduktan sonra, eller ağız ya da buruna götürüldüğünde de hastalık bulaşabilir.

Sulardan domuz gribi (A/H1N1) virüsü bulaşabilir mi?
İçme, kullanma ve havuz sularıyla bulaşma gösterilmemiştir.

Domuz gribini tedavi eden ilaçlar var mıdır?
Evet. Domuz gribinin tedavisi veya bu hastalıktan korunmak için doktor kontrolünde kullanılabilecek ilaçlar mevcuttur. Bu ilaçlar doktor tarafından önerilmedikçe, reçetesiz olarak kesinlikle kullanılmamalıdır.

Hastalığa yakalanan kişiler ne kadar süreyle bulaştırıcıdır?
Kişiler, belirtilerin başlamasından bir gün öncesi ve 7 gün sonrasına kadar bulaştırıcıdırlar.

Daha çok hangi yüzeyler bulaşma kaynağıdır?
Öksürük ve hapşırma yoluyla, hasta kişinin tükürük zerrecikleri havaya yayılarak sandalye, masa gibi yüzeylere bulaşabilir. Kişi virüsün bulaştığı bir yere dokunduktan sonra ellerini ağzına, gözlerine veya burnuna sürerse virüs bulaşabilir. Bu yüzeylerde virüsün ne kadar süreyle canlı kalabileceğini etkileyen ısı, nem oranı, yüzey niteliği gibi pek çok faktör söz konusudur. Hasta kişinin temasının olduğu bu yüzeylere dokunulmamalı, herhangi bir sebeple dokunulduysa eller yıkanmalıdır.

Ev ve eşyaların temizliğinde nelere dikkat etmek gerekir?
Grip virüsünün yayılmasını önlemek için, yüzeylerin (masalar, kapı kolları, banyo yüzeyleri, mutfak tezgahı, oyuncaklar vb) günlük temizlikte kullanılan deterjanlarla temizlenmesi yeterlidir. Günlük kullandığımız temizlik maddeleri dışında klor, hidrojen peroksit, iyotlu antiseptikler ve alkol gibi bazı kimyasal maddeler de etkilidir.
Hastalara ait çarşaf, çamaşır, havlu ve kap kacağın ayrı olarak yıkanmasına gerek yoktur. Ancak, bu eşyalar yıkanmadan başkası tarafından kullanılmamalıdır. Bu çarşaflar mümkün olduğunca elle temas edilmeden taşınmalı ve yıkanmalıdır. Hastanın çarşafları, çamaşırları değiştirildikten sonra eller mutlaka sabunlu suyla yıkanmalıdır. Hastaya ait kap kacak ya bulaşık makinesinde ya da elde deterjan kullanılarak yıkanmalıdır.

Domuz gribinden kendimi nasıl koruyabilirim?
Domuz gribinden korunmak için aşı yaptırılmalıdır.
Aşağıdaki önlemleri alarak sadece gripten değil; grip gibi solunum yoluyla bulaşan tüm hastalıklardan kendinizi koruyabilirsiniz:

  • Öksürme ve hapşırma sırasında ağzınızı ve burnunuzu bir mendil ile kapatınız. Mendilinizi kullandıktan sonra çöp sepetine atınız.
  • Öksürdükten ve hapşırdıktan sonra ellerinizi bol sabun ve suyla yıkayınız. Alkol içeren el yıkama antiseptikleri de etkilidir.
  • Kirli ellerinizle gözlerinize, burnunuza ve ağzınıza dokunmayınız.
  • Domuz gribine yakalanırsanız, belirtilerin başlamasından 7 gün sonrasına ya da belirtilerinizin tamamen geçmesinden bir gün sonrasına kadar evde istirahat ediniz.
  • Hastalığın bulaşmaması için çevrenizdeki kişilerden uzak durunuz.
  • Bulunduğunuz mekanı sık sık havalandırınız.

ÖNEMLİ: Solunum ve damlacık yoluyla bulaştığı için, maske kullanımı, hem bulaşı, hem de bulaştırmayı minimum düzeye indirir. Kapalı ortamlarda (otobüs, dolmuş, uçak) kullanılması gribin yayılmasını önemli düzeyde azaltacaktır.

Hastalıktan korunmak için ellerimi nasıl yıkamalıyım?
Ellerinizi 15-20 saniye süreyle su ve sabunla yıkamalısınız. Su ve sabuna ulaşamadığınız yerlerde alkol içeren el antiseptikleri kullanabilirsiniz.

Hastalanırsam ne yapmalıyım?
Domuz gribi şüpheli bir kişi ile temastan sonraki 7 gün içinde kendinizde yukarıda sıralanan hastalık belirtileri olduğunu hissederseniz hemen bir doktora başvurmalısınız. Doktorunuz herhangi bir teste ya da tedaviye ihtiyacınızın olup olmadığına karar verecektir.
Eğer hastalandıysanız veya hastalık belirtilerini gösteriyorsanız evde istirahat ediniz ve çevrenizdeki kişilerden de onlara bulaştırmamak için uzak durunuz.

Erişkinlerde acil müdahale gerektiren belirtiler nelerdir?

  • Zor nefes almak veya nefes darlığı
  • Bilinç bulanıklığı
  • Sık ve uzun süreli kusma

Çocuklardaki acil müdahale gerektiren belirtiler nelerdir?

  • Hızlı veya zor nefes alma
  • Vücutta solgunluk ya da morarma
  • Beslenememe
  • Uyarılara cevapta azalma ve uykuya meyil
  • Huzursuzluk
  • Ateşle beraber döküntü görülmesi

Televizyon kanalları büyük bütçeli çöplüklere dönmeye devam ederken, genç nesil gitgide televizyon kültüründen uzaklaşıyor. Çok değil, bundan 10 yıl önce geç yatıp televizyon seyretmek için elinden geleni yapan insanlık şimdilerde aynı atraksiyonu daha rahatça internette yapıyor. Kanal yöneticileri internetin televizyonun yerini almaya başladığının farkındalar fakat ellerinden pek bir şey gelmiyor. Çünkü gün geçtikçe bilgilenen, güçlenen, eğitim düzeyi artan toplumu yeni bir içerik sunmadan televizyon başında tutmak zor. Yeni konseptlerin başarılı olacaklarına dair garanti olmadığından ve yaratıcılık eksiğinden dolayı televizyon yapımcıları temcit pilavı misali aynı konsepti evirip çevirip önümüze sunuyorlar. Bir tutan program bir daha çekilip tekrar yayınlanıyor ya da dizilerin hikayeleri ufak değikliklerle bize ulaşıyor. Reklam gelirinin en büyük kaynak olduğunu düşünürsek de tv başındaki izleyicinin ne kadar uzun süre bir kanalda kalması gerektiğinin önemini öğrenmiş oluyoruz. İşte bu yüzden eskisi kadar ilgiyle takip edilmeyen Yemekteyiz, Var Mısın Yok Musun? gibi programlar ya da özellikle isim vermeme gerek bırakmayan uydu ya da özel platform kanal dizileri hariç bütün diziler saatlere yayılıyor. Dünya 22-45 dakikalık dizileri izlerken biz 90 dakikalık dizilerle uğraşıyoruz.

Kısa bir örnek yazmam gerekirse, Türk televizyonlarının en çok izlenen dizilerinden biri olan Kurtlar Vadisi’nde bir zaman olan dizi/reklam dakikaları kıyaslandığında yaklaşık olarak 1 dizi yayın süresi kadar ve ya daha fazla reklam olduğu ortaya çıkıyordu (takip etmediğim için bir şey diyemeyeceğim).Böyle bir durumda zaten çok da piyasası olmayan televizyon piyasasının tutan programları sürekli yayınlamasının nedeni ortaya çıkıyor.

Bir diğer konu dünya televizyonlarından farklı işleyen anlaşmalar.Dünya üzerinde, özellikle en iyi dizi sektörüne sahip (kişisel bir görüştür tabi) Amerika’da, önce dizilerin bir pilot bölümleri çekilir. Yayınlanır ya da sit-com gibi yapay bir konsepte sahipse stüdyo içerisinde çekilirken seyircinin izlemesi sağlanır. Alınan tepkilere göre dizi için sezonluk ya da mini-dizi ise bölüm sayısı kadar anlaşma yapılır. Tabi yapımcılar projeyi kanala götürürken hep en iyiyi umup, en iyi işi çıkarmaya çalışırlar. Bu yüzdendir ki mesela Lost’un pilot bölümü için 14 milyon dolar gibi bir para harcanmıştır. Daha orjinal senaryolar ya da yeni konseptler sunmaya çalışırken, bir taraftan da teknolojik alanda ilerlemek gerektiğin farkındalar adamlar. O yüzden hata payını sıfıra indirmek için elde ne imkan varsa harcanıyor.

Türkiye’de iş biraz daha farklı işliyor. Biraz demek saçma hatta, tamamiyle farklı işliyor. Öncelikle bizim televizyon sektörümüzde özellikle 3-5 tane adamın lafı geçiyor, çıkardıkları projeler neredeyse her zaman kabul ediliyor. Örnek olarak Birol Güven’in zamanında yazdığı Çocuklar Duymasın’ı göstermek istiyorum. Konsept yeterince kötü ve espri seviyesi ortalama sit-comlardan düşük olmasına rağmen 3 farklı kanalda devam eden ve aynı anda bu 3 kanalın yayın akışını kapatan bu dizi daha sonra Birol Güven’in adeta bir senaryo ustası gibi görülmesine yol açtı. Hangi kanal olursa olsun, sektörle ilgili konuşulacak konu ne olursa olsun Birol Bey hep çağrıldı. Sulhi Dölek ve Safa Önal gibi daha profesyonel, bilgili ve usta yazarlar varken Birol Bey sürekli abartıldı. Aynı dönemde TMC şirketinin dizileri vardı piyasada. Aliye, Zerda gibi genelde bağımsız kadın temalı diziler ve arkasından gelen Bir İstanbul Masalı, Binbir Gece falan. Tutulan işlerin arkası bir grup senarist için gayet iyiydi. Tıpkı Birol Güven gibi onlar da bir süre bu işin sefasını yaşadılar. Gerçi onların patlamaları garip bir şekilde Asmalı Konak’la da bağlanıyordu. Aynı izleyici kitlesinin takip ettiği diziler Birol Güven’in Ayrılsak da Beraberiz gibi kaliteli bir işiyle yükselmesinden farklı olarak bu senaristlere daha az emek harcattı. Mesela şu ara dönen kitap uyarlamaları da aslında geç kalınmış ama geç kalınmasına rağmen suyu çıkartılmış bir durum. Yıllardır kitap uyarlaması çekiliyor televizyon için ama bu kadar patladığı bir dönem hiç olmamıştı. Tabi bu patlama hikayalerin sakız gibi uzamasına ve orjinalitesinin kaybolmasına neden oluyor. Köklerinden koparılmış eserlerin dizileri bırakın hikayeyi ve seyirciyi memnun etmeyi, yazar ustalarına saygıda kusur ediyor (en son birisi Halit Ziya Uşaklıgil’e Aşk-ı Memnu dizisine katkısından dolayı teşekkür ettiğini beyan etmişti ama kimdir hatırlamıyorum). Hemen 3-5 örnek saymak gerekirse, herkesin bildiği gibi baştan güzel başlayıp saçma noktalara giden (bu da kişisel bir görüştür tabi) Yaprak Dökümü, Hanımın Çiftliği, genelde sevişme sahneleriyle adı geçen ve berbat başrol oyuncularına sahip Aşk-ı Memnu (Beren Saat (Bihter) ve Kıvanç Tatlıtuğ’dan (Bihter) bahsediyorum, Selçuk Yöntem için kötü oyuncu demek haddime değil) ve yabancı bir kitap uyarlaması olarak, Monte Kristo Kontu’ndan esinlenilmiş olan Ezel bunlardan bir kaçı. Ben aralarında bir tek Ezel’i takip ediyorum arada. Nedeni ise daha sürükleyici olması, diğer dizilerde bakışla, cep telefonu konuşmasıyla geçirilen zaman yerine tamamiyle hikayenin içini doldurma yöntemine gidilmiş olması, Tuncel Kurtiz, Kenan İmirzalioğlu ve arada göründüğü kadarıyla Salih Kalyon’un harika oyunculukları vs. (burada bir durup Kıvanç Tatlıtuğ ile Kenan İmirzalioğlu’nu karşılaştıranlar illa ki vardır ama ne kadar gereksiz olduğunu anlatmaya gerek yok sanırım). Son olarak yabancı dizilerin uyarlamalarından bahsetmek istiyorum. Bir tanesi Dawson’s Creek uyarlaması başlayıp, Yalan Rüzgarı’na dönmüş (bu arada Yalan Rüzgarı en son 9270. bölüme ulaşmış) Kavak Yelleri… Yalan Rüzgarı’na dönüşme sebebi de bütün karakterlerin gerizekalı özellikleri göstermeleri. 20 yaşında olup başına türlü bela gelmiş adamın gidip tefecilerden 50 bin TL kadar para alması, aynı yaştaki hanım kızımızın önemli bir miktar parayı iş vaadiyle gelen adama verip dolandırılması, hanım kızımızın kocasının başka bi şekilde gelen yine önemli bir miktar parayı bankaya yatırmayıp poker de kaybetmesi ve bomba olarak dolandırıcı tipin elemanları dolandırıp kaçamadan yakalanması sonucu paralarını geri getirme sözü vermesi… Bunlar sadece son 2-3 bölümden çıkan 2 cümlelik izlenimler. Daha detaya inseydim bu yazının tamamını Kavak Yelleri’ne ayırmak zorunda kalırdım. Yabancı dizi uyarlaması olarak aklıma şu anda Kahve Bahane ve 1 Kadın 1 Erkek geliyor (sanıyorum Açık Mutfak da bir uyarlama ama emin olamadım şimdi). Türkmax’ta yayınlanan yaklaşık 20 dakikalık diziler bunlar. Tabi reyting kaygısı olmayan dijital platform kanalında yayınlanan diziler oldukları için 20 dakika ya da 45 dakika çok önemli değil kanal sahipleri için. Çünkü amaç ne seyirciyi mümkün olduğunca televizyon başında tutmak, ne de yayın akışı doldurmak. Bu yüzden de çok iyi iş çıkarıyorlar. Bu programlardan özellikle 1 Kadın 1 Erkek Facebook kullanıyorsanız illa bir kez önünüze gelmiştir. Ayrıca Facebook gruplarından bulup izleyebilirsiniz sanıyorum. Son olarak ufaktan Tatlı Hayat’tan bahsedip geçmiş zaman da olsa ne kadar iyi bir iş olduğunu söylemek istiyordum ama pek de gerek olmadığına karar verdim. Çünkü Tatlı Hayat sanıyorum Türk televizyon tarihinde en iyi uyarlama dizi. Konu sapıyor gibi görünse de, isimler açısından bağlantı kurulabiliyor hala. Gelmek istediğim nokta zaten senaristler olduğundan dolayı, benim işime geliyor açıkçası. Sektörde adı geçen adamların bazılarını bu saydığım dizilerden toplamak mümkün. Birol Güven, isimlerini bilmediğim bir grup Ay Yapım ve TMC senaryo ekibi elemanları, sit-com’lar için Haluk Özenç (Tatlı Hayat ve Emret Bakanım gibi harika işlerin sahibi; ki şu anda zamanında çok başarılı olmasının ekmeğini yediğini düşünmekteyim) vs. vs. Ek olarak bahsetmeden geçemeyeceğim, ne yönetmenlik denemelerini ne de yapımcı olarak ortaya koyduklarını beğenmediğim ve ayrıca büyük yönetmenlermiş gibi lanse edilen Sinan Çetin ve Mustafa Altıoklar var. Hatta ek olarak diye bahsetmesem de bu kadronun yıldızları konumundalar desem yeridir.

İkinci sorun dizilerin çok uzun olmaları. Şimdi hangi televizyon programına herhangi bir dizide çalışan birisi çıktığında en çok konuşulan söz “90 dakika dizi çekiyoruz” oluyor. Sürekli 90 dakika uzunlukta dizi çekmenin eziyetinden bahsediliyor. Bu saçma istekle beraber gelen çalışma şartlarının bazı oyuncuların ve set çalışanlarının hayatını kaybetmesine neden olduğunu da biliyoruz. Oyuncusundan ışıkçısına, sesçisinden çaycısına sesini duyurmak isteyen set ekipleri ise sendikalaşamamış, birleşememiş olmanın acısını çekiyorlar. Bu konuda atılımlar var ama şimdilik başarıya ulaşabilmiş değil. Umuyorum bu adımların sonuçları güzel olur. Tam tersi bir durumda ise televizyon kanallarının isteğiyle ortaya çıkarılmış hazır senaryo şablonu ve tema benzeri dizileri izlemeye devam edeceğiz.  Çünkü toplasak bir kaç bin reyting cihazı üzerinden yapılan ölçümlerle milyonlarca televizyon izleyicisini ölçmeye kalkarak baştan hata yapan sistem bu temaların tuttuğunu göstermeye devam edecek. Halkın takip ettiği sanılan belli başlı temalar yine karşımızda olacak. Bazılarından bahsetmiş olsam da, tam olarak Türk televizyonlarında şu ana kadar yer almış ve alacak muhtemel fiyasko temaları;

  • Asmalı Konak, Gurbet Kadını gibi ağa-hanımağa-paşa-konak,
  • Arka Sokaklar, Pars: Kiraz Operasyonu ve adlarını bile hatırlamadığım TRT yapımı başarısızlık abideleri,
  • Yaprak Dökümü, Hanımın Çiftliği gibi baştan güzel gibi görünüp hikayenin uzamasıyla suyu çıkarılmış roman uyarlamaları,
  • Sihirli Annem, Bez Bebek, Selena gibi her yaştan izleyiciyi bıktırmış aptal Harry Potter gazıyla çekilen diziler,
  • Çat Kapı, Mert ile Gert gibi üzerine bol kahkaha efekti konulmuş, komik olmadığı halde izleyiciye “bak şimdi burda güleceksiniz” diye yol göstermeye çalışan sit-comlar,
  • Başlı başına bir kategori olarak suyu çıkarılmış, uzatıldıkça uzatılan Kurtlar Vadisi,
  • Değinmeden geçemeyeceğim Kurtlar Vadisi çakması Illuminati gibi tarikatları temel alan STV dizileri,

en az bir 5 yıl boyunca yenilik getirmeden ekranlarda olacak.

Dünya dizi sektörü fezaya gitmiş, tarihle, bilimle, sanatla, fantastik unsurlarla dizi çekerken, bizimkiler başarısızlıklarını görmezden gelip aynı şeyleri sunmaya devam edecek.

Şimdi bu kadar sayıp da hiç bir diziyi beğenmiyor gibi görünmek var bir de. 3 gecede yazılmış bu yazının kopuk olduğunu ve hayır gelmeyeceğini de biliyorum. Hem güzel dizilerin olduğunu, hem de beğenmeyen imajımı atmak için iki tavsiyeyle bitirmek istiyorum.Birincisi yukarıda bahsettiğim Ezel, diğeri ise hikaye gerektirdiği yerde kesilirse suyu çıkmadan gerek oyunculukları, gerek yapım kalitesiyle Türk televizyon tarihine geçebilecek olan Kapalıçarşı (yapımcı şirket Bıçak Sırtı’nın da yapımını üstlenmiş TMC, o yüzden böyle bir olasılık var).

rammsteinRammstein’ın ritmini, melodisini uzun süredir beklemekteydik (hiç yoktan beklemekteydim). Kendileri stüdyoya bir girmiş ama uzunca süre çıkamamış ve bizleri merak içinde bırakmışlardı. Tabi az bir süre değil. 2005 çıkışlı olan Rosenrot albümünden bu yana 4 yıl geçti.

18 Eylül’de hazır olduklarını Pussy single’ı ile tüm medyaya duyurdular. Gelişleri hem güzel hemde çok sert olmuştu. Sadece Rammstein’dan beklenebilecek (!) bir kliple kendilerini, bilen bilmeyen herkese duyurmayı başardılar. Ufak olan çevremde bile bunu duyabiliyordum; ” abi adamların klibini gördün mü?” soruları her geçen gün artıyordu.

Klipten biraz bahsedicek olursak, pornografik dememize engel olacak hiçbir neden yok. Zira klipte ilk olarak bir porno site üzerinden yayınlandı. [link]

Şiddetle beğenmediklerini söyleyen ve müziksel olarakta çalışmayı kötü bulanlara karşı yine de mükemmel bir reklam olmuştu. Ayrıca kimi Rammstein hayranları da klibi ve çalışmayı beğenmemişti.

Bunlara rağmen albüm tüm gizliliğini koruyordu ve ortalıkta “internete sızdı sızacak” lafları dolaşıyordu. Albüm çıkana dek tek bir parçanın sızdığını işittim; Liebe ist für alle da.

16 Ekim albümün çıkış tarihi olarak belirlenmişti. Piyasaya 3 farklı şekilde sunulacaktı; standart, special ve deluxe. Burada ilginç olan kısım deluxe box set hemen resimi ekleyip merakınızı gidereyim.

boxes

Görüldüğü gibi fazla açıklama istemeyen bu sette, 6 adet oyuncak, 1 kelepçe, 1 kayganlaştırıcı ve special edition albüm bulunmakta. Bu arada oyuncakların 6 tane olması sizlere bir şeyleri çağırıştırıyor olması lazım! Şov dünyasının liderliğine oturan Rammstein’ın bundan sonraki adımları ne olacaktır açıkçası düşünemiyorum. Dünyadaki ilkleri gerçekleştirerek tarihe adlarını baya derinden kazıyarak yazdılar.

cover

TRACKLISTING:

Rammlied – 05:19
Ich tu dir weh – 05:02
Waidmanns Heil – 03:33
Haifisch – 03:45
B******** – 04:15
Frühling in Paris – 04:45
Wiener Blut – 03:53
Pussy – 04:00
Liebe ist für alle da – 03:26
Mehr – 04:09
Roter Sand – 03:59

+ Bonus CD:

Führe mich – 04:34
Donaukinder – 05:18
Halt – 04:21
Roter Sand (Orchester Version) – 04:06
Liese – 03:56

Total Tracktimes: 22:16

Sonuç olarak albüm çok iyi, hatta “Pussy” parçası albümün içinde farkedilmiyor bile. Beğenmeyenlerin dinleyip tekrar yorum yapmalarını öneririm.

Sonraki Sayfa »