Ankara gazetesini gördüm geçen. Mecburen oturdum okumaya başladım. Beklemek zorundaydım ve uğraşabilecek hiç bir şey yoktu yanımda. Aslında gazete demeye bin şahit gerekir ya neyse. “Başkanımız şunu yaptı, bunu yaptı, başkanım sen çok yaşa” falan filan tadında takılıyor arkadaşlar. Önce göz attım şöyle bir başlıklara, Adalet ve Kalkınma Parti’li başkanları öven, CHP’li başkanlardan hiç bahsetmeyen, Melih Gökçek’i peygamberlik katına çıkaran gazete (sayın Recep Tayyip Erdoğan çok kızıyor AKP denmesine, her yere dava açıyor, açmasın bize de di mi? zaten Selçuk Erdem ne demiş, başbakan büyük evlerde oturur ve her yere dava açar (Penguen 4. yaş özel eki)). Madem o kadar iyiydi de neden Ankara’nın ortasından otoban geçiyor, metrolar bitmedi, neden Kılıçdaroğlu’na karşı bir belge çıkaramadı da terlerken sırıttı sadece (elindeki plastik şeylere belge demeyin kalbinizi kırarım), neden her tv’ye çıktığında 2-3 saniyede bir kamerayı kesip tribüne oynuyor, musluklardan sarı sarı çamur akıyor, doğalgaz borcu milyar dolar oldu vs. vs. Neyse göz atmaya devam ediyorum gazeteye. bir bakıyorum trafikle ilgili bir haber, hemen altına alt başlık girmişler:”nüfusu 4 milyon olan dünya kentlerinden trafiği en rahat olan Ankara…”, burada duruyorum. “içimden bir “hadi lan” çekiyorum ve gazeteyi yanımda bulunan çöp bidonuna savuruyorum. Orada bulunan herkes bana bakıyor.
Neyse asıl olay bu değil ama madem Melih Gökçek’le alakalı, ordan başlayayım da meramımı anlatayım dedim sadece. Olay şu ki, 2 gün önce God Like ve ben Ankamall’e gittik. Dönerken metro istasyonuna geldiğimizde bilet gişesine yaklaştık. Bir adam ve görevli hanım konuşuyorlardı. Daha doğrusu konuşmaya çalışıyorlardı, çünkü adam İngilizce konuşuyor, kadın da anlamadığını belirtmeye çalışıyordu. Adama ne anlatmak istediğini sordum, “kendisinin ikili ego kartı almak istemediğini, bir kartın kendisine yeteceğini çünkü kendisinin seyahatte olduğunu ama kadının kendisine zorla ikili kart satmaya çalıştığını” söyledi. Adamı anladığımı, çok saçma bir durum olduğunu ama ona bu konuda kadının da kendisinin bir şey yapamayacağını, fiyat politikasının böyle belirlendiğini ve tekli kartın olmadığını anlattım. Sıkı bir küfür etti ve elindeki bozuk paraları saymaya başladı. Ben ordan uzaklaştım.
Bir hafta öncesi de metro istasyonunda başka bir olayla karşılaştım ki acayip güldüm. Şehrin işlek yerlerine ekranlar takıldı bilenleriniz vardır. Bazı metro ve ankaray istasyonları da dahil buna. O gün metroya gittiğimde önce Bernard diye bir animasyon kısa dizi yayınlanıyordu, kimse ilgilenmiyor görünüyordu, arkasından hava durumu başladı, yine ilgili insan göremedim, fakat arkasından başlayan Avusturya Moda Haftası’na ait görüntüler ekranın yakınında olan insanları ekrana bir adım daha yaklaştırdı, pür dikkat izlemeye başladı insanlar. Podyumda mankenler yaklaştıkça daha fazla insan birikiyordu. Oturanlar kafalarını kaldırmış, ayakta olanlar kafalarını biraz daha öne uzatmış, sanki mankenler ellerini uzatsalar gideceklermiş gibi bakıyorlardı. Telefonumla bir fotoğraf çekmeye çalıştım ama kaçamak bir deneme olduğu için pek başarılı olamadım.
Başka bir gülünç şey de metroda gördüğüm reklam. Hemen arkamda ayrı bir billboard vardı. Reklamvereni hatırlamıyorum ama bir dil eğitim merkeziydi. Okumaya başladım insanların görüşlerini. İngilizce sayesinde terfi ettim diyen de vardı iş buldum diyen de. O kadar olağan şeylerdi ki aslında. 7-8 tane insan vardı böyle. Alt tarafta en sonda biri vardı ki, çevirmenmiş, kursa gitmiş gelmiş, sonra da “inananmıyorum artık kitap çeviriyorum” diyordu. Nasıl yani dedim. Çevirmensen nasıl dil bilmiyordun? Yoksa kocanın yayınevi falan mı vardı orda mı iş buldun? Neyse yorumu siz yapın.
Ayrıca bir-iki tavsiye. Metroda ve otobüste Orhan Pamuk kitaplarından herhangi birini (bunu biliyorsunuz zaten), Frederic Beigbeder’in Ecstasy Öyküleri’ni ya da İrvine Welsh’in Porno adlı romanını okumayın, linç edilme ihtimaliniz var. Gerçi kurtulsanız bile ağır tahrikten yine siz suçlu bulunursunuz ya neyse.

